Auteur - yazari: Kenan Fani Doðan Tarih, gün ve saat : 01. Agustos 2005 16:16:56:
Ayni ifadeleri yine aynen senin kelimelerinle bir dönemler PKK örgütü ve baskani da sarfediyordu. Ben ilk defa burada degil, bundan yillar öncesinden baslayarak bugüne kadar ermenilerin topraklari iade edilmedigi sürece ermenilere yapilan tarihi haksizliklarin giderilemeyecegini, tazmin edilemeyecegini söyleyegeldim.
Ermeni Soykirimini`nin kabulünün, suclularinin cezalandirilmasinin, ermenilerin maddi ve manevi kayiplarinin maddi tazminatlarla karsilanmasinin gerekli oldugunu.. ama bunlarin hicbirisinin soykirim araciligiyla ellerinden alinan ermenilerin toprak edinme ve kendi vatanlarinda yasama hakkindan, tarih boyunca üzerinde yasadiklari kendi topraklarinda yasama hakkindan daha önemli olmadigini.. ermenilerin soykirimla gaspedilen haklarinin, hukuklarinin, ugradiklari kayiplarin.. ancak soykirimlar araciligiyla ellerinden alinan yasama alanlarinin, vatanlarinin iade edilmesiyle tazmin edilebilecegini, bir ölcüde hafifletilebilecegini savundum.
Dünyaya bakiniz. Bir cok ülkenin ermenilere dair politikalari vardir. Ermeni soykirimini ele almada netlesmis tavirlari vardir.
Ermenilere ve ermeni sorununa muhatap olan türklerin, farslarin, ruslarin azerilerin, gürcülerin, arap yayilmaciligindan beri araplarin, ermenilerle ilgili resmi tezleri, devlet politikalari var. Bu ülkelerin ayni zamanda `Ermeni Sorununda` ortakliklari da var.
Ermenilerin kendilerinin toprak talepleri var. Siz söylüyorsunuz. Seyfi söylüyor, Ermenistanin kürtlere, ezdi kürtlere, alevilere, zazalara iliskin resmi tezleri, iddialari var. Ermenistanin devlet olarak bu konuda bir politikasi var. Ermenistan `üniversitelerinin` adi gecen gruplarla ilgili calismalari var. Bunlardan haberdarsiniz.
Magdur taraf olarak ermenilerin ilgileri ve adina ne derseniz deyin ilgili cografyaya yönelik talepleri ve calismalari vardir.
Ermeniler eskiden kiliselerinin bulundugu harabelerin yanibasina ev yapmaya karar verdikleri zaman onlara misafir gözüyle bakilacagini önermekle, onlarin bu taleplerinin eskiden kendilerine ait olan kendi vatanlarinda yasama hakki olarak kabul edilmesini önermek biribirinden farkli iki yaklasim tarzidir.
Cagiriyorsunuz da kimi cagiriyorsunuz, hangi gidenleri?
Hanginiz misafir, hanginiz ev sahibi?
Atalari Dersimde yasamis bir ermeninin cocugu Bertali Dersime cagirsa, Bertal misafir olsa cagiran ermeni olsa ne olurdu?
Dersim Bertalin memleketi mi?
Evet! Memleketi!
Ya ötekilerin, ya ermeninin?
Memleketi degilmi?
Kürtlerin de bir ermeni politikasi olmak zorundadir. Zazanin, ezdînin, alevinin, kurmancin, sünninin bir ermeni politikasi olmak zorundadir. Kürdistanin bir ermeni politikasi olmak zorundadir.
Kürtlerle-türkler, kürtlerle-farslar, kürtlerle-ruslar, kürtlerle araplar (siz kürtler yerine zazalar deyin hic farketmez) arasindaki anlasmazlik sadece Kürdistan Sorunuyla, kürtlerin kendi vatanlarini, kendi topraklarini kurtarmalari sorunuyla sinirli degildir. Bu saydigimiz ülkelerle kürtler arasinda Ermenistan Sorunu, ermeni topraklarinin `paylasilmasi` sorunu da vardir.
Araplar, farslar, kürtler, türkler, ruslar, azeriler ermenileri müstereken zayiflattilar, sonra ermenileri sitematik kirimlara ugratarak kendi öz vatanlarindan söküp attilar.
Nasil mi?
1915 in dehsetengiz yöntemleriyle.
Ermenilerden geriye kalan `vatan`, ermenilerle ic-ice yasamalarinin sagladigi elverisli kosullarin yardimiyla hic beklenmedik bir sekilde kürtlerin eline gecti. Ermenistan topraklarinin en büyük parcasini kürtler ilhak etmediyseler bile bugün burada agirlikli olarak kürtler oturuyor. Bati Ermenistan, Türkiyenin siyasi sinirlari icerisinde, türk ve alman ordulari tarafindan `temizlenerek` ilhak olundu ama üzerinde agirlikli olarak, sünnisiyle, alevisiyle, kurmanciyla, zazasiyla, ezdisiyle kürtler yasiyor. Ermeni Soykirimini kürtler tasarlayip yürürlüge koymadilar. Buna ragmen Ermeni Soykirimi bölgede kürtlerin lehine bir nüfus yayilmasi yaratti. Kürtler Ermenistana disardan gelmediler. Ermenilerle icice yasayan ayni cografyanin insanlariydilar. Soykirimdan önce evlerinin yan yana olmadigi durumlarda, köyleri yanyanaydi. Ic-iceydiler. Müslüman olmanin ve ermenilerle icice yasamanin sagladigi avantajla kürtler hic zorlanmadan ermenilerle birlikte yasadiklari, ortaklasa sahip olduklari yörelerin hakimi haline geldiler.
Ermenilerin eskiden yasadigi bölgelerin, yani ermenilere ait olan ve Ermenistana dahil edilmesi gereken topraklarin önemli bir kisminin, ilaveten Kürdistanin derinliklerine kadar ermenilere ait özel mülklerin, kilise mülklerinin.. ister zaza ister kurmanc olsun, alevisiyle sünnisiyle kürtlerin elinde bulundugu, Kürdistanin siyasi sinirlari icerisinde yer almakta oldugu bir olgu mudur, degil midir?
Ermeni Sorununa, ermeni topraklari sorununa kürtler dahi olmasalar bile ermenilerin diger komsulari arasinda ermeni topraklarinin ilhaki ve paylasimi konusunda bir ihtilaf zaten vardir. Ortada bir soykirim vardir. Ermenilerin tek-tek diger ilhakcilarla ve kürtlerle ülkelerinin isgal edilmesinden ileri gelen bir ihtilaflari vardir. Bu ihtilafin birinci ayagidir...
Tüm bunlari disinda gerek ermenilerin ve gerekse diger egemen devletlerin ermenilerden cok daha geri bir statüsü olan, bizzat kendi ülkeleri isgale ugramis bulunan kürtlerle aralarinda ermeni topraklarinin paylasimi konusunda bir ihtilaflari vardir. Bu da ihtilafin bir diger ayagidir ve bugüne kadar üzerinde durulmayan yanidir. Yani ikinci ayagidir...
Kürdistan ve Ermenistan tanimlarina, kürtlerin ve ermenilerin tarihi yasama ve yayilma alanlarina, haritalara, sehirlere, köylere, isimlerine, kilislere, konaklara, mezarlara, mezar taslarina, tas isciligine, tarihi yazimlara ve anlatimlara bakildiginda hicbir hicbir toplum ermenilere kürtlerden daha yakin ve Ermenistanla daha fazla ic-ice degil.
Kürtler kendi vatanlariyla birlikte sömürgecilerin kendileri icin alikoyduklari ve kürtlerin kendi iradeleri disinda ellerine gecmis Ermenistani da istiyorlar. Kürtlerin kendi vatanlari bugünkü haliyle Ermenistanin büyük parcasini, bati Ermenistani iceriyor. Bati Ermenistan demografik olarak kürtlesmis. Türklerin yerlesimi ise Sivasin batisindan itibaren yogunluga sahip. Ermenilerin topraklari farslara, türklere, ruslara ilaveten kürtlerin elinde ve kürtlesmis bulunuyor. Bu sonuc kacinilmaz olarak kürtleri de Ermenistan Sorununa muhatap ediyor. Tek basina Kürdistan ve tek basina Ermenistan sorunlarini kürtlerin ve ermenilerin tarihten gelen ic-iceligi örneginde oldugu gibi biribirine yaklastiriyor ve ayrilmaz kiliyor.
Ermenistanin kendisi de bir kürt ve Kürdistan Sorununa muhatap degilmi?
Kürt siyasasi, kendi vatanlarini ve devletlerini isterken, mevcut ermeni ihtilafini dikkate almak, komsu bir milletin mesru taleplerini inkarla, asagilamayla karsilamaktan kacinmak, insani ve demokratik yaklasimin gereklerine uymak zorundadir.
Kürtlerin bir hazirligi yoktur.
Zazanin, alevinin, bir hazirligi yoktur.
Ezdînin bir hazirligi yoktur.
Kürt aydininin, aydinlarinin hazirligi yoktur.
Kürtlerin ulusal ve demokratik taleplerini omuzlayan kürt siyasetcilerinin, kürt siyasi partilerinin, Ermenistan sorunu ve ermeni soykirimiyla ilgili olarak bölgenin tarihi, siyasi, etnik ve dini özelliklerini hesabeden ortak bir programlari yoktur.
Komsu milletlerin ve devletlerin Ermenistan politikalari vardir. Ermenistan gercegine ragmen, soykirim gercegine ragmen kürtlerin bir Ermenistan ve Ermeni Soykirimi politikalari yoktur.
Tartismalar süresince Ermeni sorununu ele alirken türklerin inkarci tavirlarindan kacinilmasi gerektigini benzetmelerle, icerdigi yanlisliklara göndermeler yaparak anlatmaya calistim. Kürtlerin Osmanli enkazinin altinda kalan milletlerden oldugunu, Ermenistanin bir kisminin da Kürdistanla birlikte Osmanli enkazi altinda bulundugunu unutmamak gerkir. Eger kürtler, ermenilerle birlikte kürtlerin topraklarini da ellerinde bulunduran Iran, Rusya, Türkiye gibi devletlerin ermenilere iliskin ilhakci politikalarini, irkci-inkarci yaklasimlarini emsal alip kopya etmeye kalkisirsa, Osmanlinin enkazini hic degilse Ermenistan-Kürdistan baglaminda kaldirmanin imkani kalmaz. Ermenilerin taninmis bir devleti var. Kürtlerin o da yok.
Ermeni ve kürt milletlerinin yanyana ve iyi iliskiler icinde yasamasi bir ölcüde kürtlerin ulusal tutumlariyla ilgili bir meseledir. Kürtlerin, ermenilerle ilgili politikalarinda kolonyalistleri taklid eder konuma düsmekten kacinmalari, ilhakci-isgalci söylemden kacinmalari, önce kendi kurtuluslarinin zorunlu kildigi bir tavirdir. Kemalizmin yöntemlerinden esinlerek gizli ilhakciliga, isgalcilige, inkarciliga özenmemek gerekiyor.
vrijdag 5 oktober 2007
KÜRTLERIN ERMENISTAN'DA YAYILMASI
NICOLAI ADONTZ (çeviri: S. Zulalyan)
Degerli oryantalist Nicolai Adontz'un 1920 yilinda
Ingilizce yayimladigi, "Kurdish Intrusion in to
Armenia" baslikli makalesi ( The New Armenia, vol 14
no-1 sayfa 4-6, New York) seksenli yillarin sonunda
Iranolog Dr. Garnik Asatirian'in Dersim ve Zazalar
üzerine yapmis oldugu çalismalar çerçevesinde tozlu
raflardan indirilip ermenice çevirisi yeniden
bilim çevrelerinin tartismasina sunulmustur.
1989 yilinda Sako Zulalyan'nin Ermenicesinden
Türkçeye çevridigi bu makele maalesef dar bir
kesimin elinde tartisilmaksizin dolasmis ama
yayinlanmamistir.
85 yil önce N. Adontz'un derin birikimi ile
tarihini özetledigi ve yüreginin acisiyla
dile getirdigi bu toraklarla ilgili düsünceleri
ilgilenenlerin dikkatine sunulur.
KÛRTLERIN ERMENISTAN'DA YAYILMASI
I.
Daglik Ermenistan ülkesini egemenlikleri altina almak için kapisan iki rakip ülke, Ingiltere ve Rusya'nin Türklerin Kürt yanlisi siyasetletine göz yumduklarini, aci da olsa kabul etmeliyiz. Ermeniler, Osmanli egemenligine karsi kalkistiklari mücadelede, Türklerin boyundurugu ve zulümunden kurtulabilmek için, Ruslarin yardimci olabilecegini düsleyerek, yüzlerini
kuzeye çevirmislerdi. Yüzyillarin etkisiyle Ermeniler de gelisen russeverlik,
Ingiltere'nin gözünde, Asyadaki çikarlarindan dolayi kabullenilmez bir egilimdir. Ingiltere, Ermenilerin Rus karsiti manevralarda kullanilamayacagina
sonunda tamamen ikna olup, agirliklarini Kürtlerden yana koymuslardir. Ayni zamanda, Rusya'nin ittifaki ve dogal yurttasi niteledikleri Ermenilere karsi,
Kütlerin öne sürülmesini öngörmüstür.
Rus yayilmaciligina karsi, Kürdistan'in siyasi bir alet haline dönüstürülmesi
fikri, yani "kürdistan karti", Ingiliz elçisi Palker'a aittir. Gerçi halefi,
Tailor, 18 Mart 1869 tarihinde kaleme aldigi raporunda; "Kürtlerin de Rusya'ya
yönelebileceklerini" öne sürmüs, Palker'in harcini koydugu "kürt karti" için
"onaylanamaz ve gerçeklestirilemez" diyerek serh koydugu dogrudur. Bu rapora
ragmen, Ingiliz ajanlari Ermenistan da Kürt yanlisi girisimlerini sürdürmüslerdir. Burda, Erzurumdaki elçiliklerini; "Kürdistan Ingiliz Elçiligi"
lâkâbiyla andiklarini vurgulamamiz aslinda fazlaliktir. Türkler de kendi paylalarina, haritalarindan "Ermenistan" adini silip yerine Kürdistan yazarak
'ermeni karsiti' siyasetlerini temellendiriyorlardi. Türklerin gelistirdigi,
"Ermenistani yok sayma" siyasetinin Ingilizlerin koruyucu semsiyes altinda
gizlenebilmesi, Ermeniler için saskinlik vericiydi. Onaylamadiklari bu tür adimlara karsi Patrikleri araciligi ile seslerini yükseltmeken öte gidemediler.
Ingilizlerin Ermenistan'a düsmanca bakmalarinin asli nedeni olan Ruslar'in
Kürtlere yônelik girisimlerini yorumlamak ise mümkün degil. Ruslar Ermenistan'
daki mevkilerini saglamlastirmak yerine, bölgede Kûrt kartini öne süren Ingilizlerin etkisini bertaraf etmek için, bu karti ele geçirmeye çalisiyorlar.
Rus ajanlari, askeri raportörler, seyahlar bölgede Ermenilerin belirleyici
varliklarini yadsiyip, Kürtlerin üstünlüklerinden söz ediyorlardi. Ermenilerin üzerinde yasadiklari topraklarin Ermenistan oldugunu yadsiyor, kitaplarinda ve makalelerinde Kürdistan diye geçiyorlardi. Erzurum ve mahaline 'Kuzey Kürdistan', Bitlis (Van) ve civarina 'Güney Kürdistan' deniyordu. Bunlardan bir kaçi laubaliliklerinde öylesine ileri gitmislerdi ki, Kürtlerin Ermenistan'in asli yerli halki oldugu ve Ermenistan'in ise her zaman Kürtlerin vatani oldugu görüsünü ortaya atip, çirkin siyasetlerine malzeme hazirliyorlar.
II.
Kürtler ne antik ne de ilk çaglarda Ermenistan da tesekkül etmemmisler aksine, Osmanli Türk idaresi zamaninda bu topraklara nakledilmislerdir. Osmanlilar, 1514 Caldiran meydan muharebesinde, henüz tekellerinde bulundurduklari toplar sayesinde, Iran hükümdari Sah Ismail'in güçlerini yenilgiye ugrattiktan sonradir ki Bati Ermenistan'i egemenlik alanlarina dahil olmustur. Iranlilar ve Osmanlilar arasindaki Ermenistan'in bütününü kontrolleri altinda tutabilme mücadelesi, Caldiran muharebesinden sonra da araliksiz sürmüs, sinirlar ise günümüze dek degismez kalmistir.
Bitlis'in yerlisi, bölgeyi iyi taniyan Kürt Molla Idris, Sultan Selim'in muharebe hazirliklarinda önemli yararliliklar göstermistir. Sultan'in ugruna kalkistigi islerde, ondan beklenilecegi gibi, bölgedeki daginik küçük Kürt asiretlerinin çikarlarini gütmüstür. Iranlilar, Ermenistan'daki egemenliklerini saglamlastirmak için konar-göçer Kürt asiretlerini bölgeden uzaklastirarak basari kazanirken, Osmanli sultanlari Iranlilar'in ilerlemesine engel olacak bir cephe kurmak için tam aksi siyaset izleyip, göçebe Kürt asiretlerine egemelikleri altinda tutabilecekleri topraklar bahsediyorlardi. Molla Idris, Nizip'ten Dersim'e kadar uzanan genis bir eyaleti kontrol ediyordu. Diyar-i bâkir diye anilan eyaleti, Molla Idris 19 sancaga bölmüs, 'eben an cedd' (babadan ogula) hakkiyla sekizini Kürt asiret beylerine birakmisti. Bu Kûrt öncüler, Dicle havzasindaki verimli topraklari özel mülk ya da 'hokümat' edindiler. Sultan Selim, Kürtlerin hizmetlerinden dolayi hediye ettigi yirmi bin Düka altini, Molla Serif Kürt beylerine dagitti. Ayrica yetmis 'Seref Kaftani' (Khalat) ve yetmis mühür, irili ufakli tüm beylerin gönüllerini cezb etmek için ortaliga saçilmisti. Akabinde, bazi Kûrt asiretlerini Erzurum vilayetine nakledince, Ermenistan'in bu yöresindeki ilk Kürt etnik unsurlar belirdi. Mürekkep yalamis olan Idris gibi oglu Abulfazi de, yaptiklari firsatçiliklari yaziya dökmüslerdir. Bugün bizler, onlarin özgün kayitlarindan tarihin bu dönemindeki gelismeleri ögreniyoruz.
1597 yilinda Bitlis'in yöneticisi Sarafettin, Kürt zenginliklerinin tarihini yazdi. Bu eseri, akademisyen ........ 1886 yilinda Saint Petesburg da
"Seref-Nâme" adiyla yayimladi. Fransizca çevirisi ise, bir yil sonra 1887 yilinda Paris'te gün isigina çikti. Kürt tarihçinin bu eseri, ilk milli tarih örneklerinde görülen eksikleri aynen barindirmaktadir. Kronolojik tarihsel konularin eksikliginden kaynaklanan bosluklar, hayali yaradilis ôyküleriyle sakinilmaksizin doldurulmustur. Herhangi bir sülalenin dogusunu kanitlamak için farazi rakamlar en eski zamanlarla karsilanmis, kayitli tarih olmadigi gibi, olaylarin geçtigi yüzyillar da belirtilmemistir. Kimi zavalli Kürt asiretleriyle, önemli tarihsel kisilikler arasinda hayali akrabaliklar kurulup, asiret boylarindan bir kaçi ilk halifelerin torunlari olarak sayilir. Sarafettin, iddialarina kanit diye mitolojik destanlara basvurur. Ne var ki, bu destanlarin ayrintili incelemesi yapildiginda, destanlardaki kisiliklerin, soy adlarinin halk dilindeki etimolojik yapisi üzerine kuruldugunu görmekteyiz. Binaenaleyh, destanlarin bizzat eserin yazari tarafindan uydurulmus olma ihtimali su yüzüne çikiyor. Ne vakit zamane tarihçi, uyduruk dogus öykülerinden, içi bos tahminlerden, Kürt beyleriyle ilgili somut verilere geçmesi gerekiyor, o vakt; eski çaglardan süzülüp Selim ve Idris dönemine konmasi gerekiyor. Timur döneminde otaya çikmis, Van ve Bitlis yöresindeki hanedanlar disinda, Dicle boylarina kosullanmis asiretlerin istisnasiz tümünün teskkülü 15. yüzyilin sonu 16. yüzyilin basina, Osmanli-Iran savaslari dönemine denk düser. Van ve Bitlis deki egemen sülalelere gelince, atalarinin Kürtler oldugu tartismalidir. Tarihçi Sarafettin geçmisini arastirirken atalarinin damarlarindaki kani Araplara ya da Kürtlere degil 'Ermenilere' baglayabilecek daha fazla dayanaga sahipti. "Dersim Kürtleri" olarak anilan Dujigler'in dogus meselesi de ayni sekilde incelenmelidir. Hasili, Dujigleri Kürtlerin hanesine kaydedenler dahi onlari temiz Kürt olarak kabullenmiyorlar. Kürt tarihçi, bütün bu egemen beyliklerin adlarini verirken Dersim'den Diyarbekir'e dek uzayan bölgede yasayan ahaliden bir kelime dahi söz etmiyor. Bu sancaklarin beyleri Kürt oldugu için ahalinin Kürt sayilmasi hangi akla hizmettir?
III.
Yeni sancak beylerinin ceddlerince isgal edilmis eyaletlerde oldugu gibi, Ermenistan'in diger bölgelerinde de, Osmanli-Iran çarpismasindan önce Türkmensahlar'in akarabalari, Akkoyunlu ve Karakoyunlu beyler hüküm sürmekteydiler. Bu beyler, mogollarin gelisinden önce bölgeyi idare eden Ishanlarin (°) sürdürücüleriydiler. Hatta Ishanlarin önemli kismi varliklarini, Timur'un saldirilarina dek korumustu.
Selçuklu akincilar, Daglik Ermenistan' akmaya basladiklarinda, Bizans Imparatorlugu bu zorlu düsmani karsisinda sanki daha baska çare kalmamis gibi, Ermeni kiraliklarini ve egemen hanedanlari Firatin batisina, Küçük Hayk'a (°°)
dogru, Firat boyunca yeni bir cephe açmak amaciyla sürmüstür. Bir yandan Sivas'tan Adana'ya, diger yandan Dersim'den Urfa'ya uzanan Ermeni komutanlarin kontrolündeki burçlardan olusmus iki savunma hatti kurumustur. Van bölgesindeki Artzruniler, Bizans'in kontrölüne biraktiklari topraklar karsiliginda, Sivas'tan Firat'a uzanan genis arazinin zilliyet hakkini edinmislerdi. Ani'deki Bakraduniler, Ligan'a simdiki Maras sancagi içinde kalan bölgeye, Kars'taki Bakraduniler ise Klikya'nin vadilerine yerlestiler. Artzrunilerin Tornavan kolu, Tarsus, Adana, Mersin bölgesinde belirdiler. Pahlavilerin bir kolu, Kesan Malatya sancagina yerlesti. Firat-Dicle arasidaki bölgeyi bir baska kol kontrölüne almisti? Urfa zaten Ermeni hükümdarlarin egemenligi altindaydi. Öteyandan, Bizans Imp. 9. yüzyilda acimazis katliamlarla sindirdigi Paulakianlar'in (Paulitiens, Pavlikler diye de anilirlar) torunlari, Dersim mahalinde özerkliklerini koruyorlardi. Bütün bu irili ufakli feodal beyler mogollarin rüzgar gibi engellenemez saldirilari karsisinda sindirildiler. Timur'un firtinali seferi de, mogol beyliklerini de yerlerinden ederken, savasci Türkmen boylarina zemini hazirladi. 15. yy da Ak ve Karakoyunlu beyler Ermenistan'da soylarina has kayitsizlik ve gönülsüzlükle hüküm sürdüler.
IV.
Ermenilerin yasadigi topraklardaki yönetici beylerin kimligindeki degisiklik, feodal üretim iliskilerindeki yapisal çarpiklik, ayni zamanda etnik temelde etkilenmeye yol açti mi? Üst yapidaki tahrifat acaba alt yapiya da yansidi mi? Etnik yapinin bazi, Mogollarin egemenliginde mogolasmadi. Ne de Türkmen beyleri zamaninda Türkmenlesti. Yönetim Kürt beylerine devredildiginde de Ermenistan Kürtlesmedi. Yerlesik çalisan toplumun temel unsurunu Ermeniler olusturuyordu, hali hazirda Ermeniler olusturmaktadir.
Uygar dünyada agirligi olan hiç bir ülke yalnizca daglar, vadiler, akarsulardan mütesekkil degildir. Her bir ülke tabî görüntüsünün yanisira manevi özelliklere de haizdir. Manevi nitelikler birini digerinden ayirir. Realitede, manevi etkenler âmâ tabîatin artiklari olmayip, insanin yaratici özgün çalismasinin ebedilesen eserleridir. Zihinsel üretkenligin vûcuda tahavvül etmesi (dönüsmesi), kültürlerinin ulastigi düzeyin disavurumudur.Bu ruh kime aittir? Ya da ne zamandan beri bu ruh ait oldugu bedenden kopmustur? Bu bedenin yaratici isçileri ve mirasçilari kimlerdir?
Ermenistan, insanin üretken gücünün labaratuari olarak Ermani idi ve Ermeni olarak da kalmaya devam ediyor. Ermenistan, Ermeninin elleriyle insan için yapilmis barinaklarin kendisidir. Diger bütün geler geçerler bu topraklarda konaklayacaklari hanlar aramaislar, kültürel zenginligini har vurup harman savurmuslar. Kimileri geçici misafir olmus, bazilari alinyazilarinin degismezligiyle savaçi birimler olmaktan öteye geçememis, bir kismi onlara egemenlik sunuldugu halde yagmalamaktan, yakip yikmaktan usanmamislardir. Bunlardan hiç biri manevi bir miras ya da kültürel yapi birakmamislardir. Ne bir Türkmen, ne bir Kürt bu ülkenin mimari sanatsal zenginligine katki olabilecek tek bir tas bile koymamistir.
Mimarinin görkemli yapilari saraylar, kaleler, kiliseler ve vanklar (manastir) inanç ve sabirla islendikleri daglarin oyuklarinda çogalip, çevrelerine kültürel zenginligin isigini saçmis eserler, bugün tozlarin arasina gömülüdürler. Fakat onlarin ruhlari yikintilar arasinda yasiyor, geçmisin gölgeleri göz nuruyla yontulmus taslarin arasinda araliksiz dolanmaktadirlar. O gölgeler ki, her an vücut bulmaya hazirdirlar.
Ermeni halkinin Ermenistan'i "yikintilar arasinda oturan genç kiz" halinde canlandirip simgelestirmeleri yerindedir. Calismanin ruhu ve yikinti halindeki kültürel miras, Kürt çobanlarin sürülerinden daha fazla yakismiyor mu bu ülkeye? Ermenistan'in bütün sehirlerindeki Ermeni kiliselerinin ve diger yöredekilerin girisine mimari zevkten yoksun minareler dikildiginde, ermeni kimligini yitiriyor mu? Ermenistan, gelismis medeni bir ülke olarak bütün bir organizmadir. Onun yüregindeki en güçlü vuruslar ve en derin soluklar ermenidir. Yasayan bir organizm olarak Ermenistan geçmisinden ve geleceginden vaazgeçemez. O yarali, sürekli kan kaybediyor olabilir. Ama henüz katledememislerdir. Yaralarini iyilestirmek, agrilarini dindirmek, közden canli atese dönüstürmek siyasi tabiplerin borcudur.
Yüzyillardir Ermenistan'in yanip tutusan, bagimsizlik askini görememek, Ermenistan'in canli vücudundaki karmasik etnik uru bahane ederek onu yok saymak, siyasilerin isledikleri suçtur. 'Ermeni Sorunu'u yarim yüzyildir süründürdükleri ve kanli bir rejimin çizmeleri altinda, bu topraklara tamamen yabanci düsman unsurlarin, vücudunda yayilmasina izin verdikleri için, bütün o diplomatlar yargilanmalidir.
NOTLAR:
°- Ermeni kiraliklarinin ve hanedanlarin Bizans Imp.'nun karariyla sürülmesinin ardindan beliren yerel yönetim otoriteleridir.
°°- Küçük Hayk, Firatin bati kiyilarindan Sivasa, güneyde Malatya'ya kadar uzanan bölgeye verilen addir. Bu bölgenin ahalisinin önemli kesimi dogudan beslenen Ermeniler olmasina ragmen, bati merkezli yönetimlerce idare edilmisitir
Degerli oryantalist Nicolai Adontz'un 1920 yilinda
Ingilizce yayimladigi, "Kurdish Intrusion in to
Armenia" baslikli makalesi ( The New Armenia, vol 14
no-1 sayfa 4-6, New York) seksenli yillarin sonunda
Iranolog Dr. Garnik Asatirian'in Dersim ve Zazalar
üzerine yapmis oldugu çalismalar çerçevesinde tozlu
raflardan indirilip ermenice çevirisi yeniden
bilim çevrelerinin tartismasina sunulmustur.
1989 yilinda Sako Zulalyan'nin Ermenicesinden
Türkçeye çevridigi bu makele maalesef dar bir
kesimin elinde tartisilmaksizin dolasmis ama
yayinlanmamistir.
85 yil önce N. Adontz'un derin birikimi ile
tarihini özetledigi ve yüreginin acisiyla
dile getirdigi bu toraklarla ilgili düsünceleri
ilgilenenlerin dikkatine sunulur.
KÛRTLERIN ERMENISTAN'DA YAYILMASI
I.
Daglik Ermenistan ülkesini egemenlikleri altina almak için kapisan iki rakip ülke, Ingiltere ve Rusya'nin Türklerin Kürt yanlisi siyasetletine göz yumduklarini, aci da olsa kabul etmeliyiz. Ermeniler, Osmanli egemenligine karsi kalkistiklari mücadelede, Türklerin boyundurugu ve zulümunden kurtulabilmek için, Ruslarin yardimci olabilecegini düsleyerek, yüzlerini
kuzeye çevirmislerdi. Yüzyillarin etkisiyle Ermeniler de gelisen russeverlik,
Ingiltere'nin gözünde, Asyadaki çikarlarindan dolayi kabullenilmez bir egilimdir. Ingiltere, Ermenilerin Rus karsiti manevralarda kullanilamayacagina
sonunda tamamen ikna olup, agirliklarini Kürtlerden yana koymuslardir. Ayni zamanda, Rusya'nin ittifaki ve dogal yurttasi niteledikleri Ermenilere karsi,
Kütlerin öne sürülmesini öngörmüstür.
Rus yayilmaciligina karsi, Kürdistan'in siyasi bir alet haline dönüstürülmesi
fikri, yani "kürdistan karti", Ingiliz elçisi Palker'a aittir. Gerçi halefi,
Tailor, 18 Mart 1869 tarihinde kaleme aldigi raporunda; "Kürtlerin de Rusya'ya
yönelebileceklerini" öne sürmüs, Palker'in harcini koydugu "kürt karti" için
"onaylanamaz ve gerçeklestirilemez" diyerek serh koydugu dogrudur. Bu rapora
ragmen, Ingiliz ajanlari Ermenistan da Kürt yanlisi girisimlerini sürdürmüslerdir. Burda, Erzurumdaki elçiliklerini; "Kürdistan Ingiliz Elçiligi"
lâkâbiyla andiklarini vurgulamamiz aslinda fazlaliktir. Türkler de kendi paylalarina, haritalarindan "Ermenistan" adini silip yerine Kürdistan yazarak
'ermeni karsiti' siyasetlerini temellendiriyorlardi. Türklerin gelistirdigi,
"Ermenistani yok sayma" siyasetinin Ingilizlerin koruyucu semsiyes altinda
gizlenebilmesi, Ermeniler için saskinlik vericiydi. Onaylamadiklari bu tür adimlara karsi Patrikleri araciligi ile seslerini yükseltmeken öte gidemediler.
Ingilizlerin Ermenistan'a düsmanca bakmalarinin asli nedeni olan Ruslar'in
Kürtlere yônelik girisimlerini yorumlamak ise mümkün degil. Ruslar Ermenistan'
daki mevkilerini saglamlastirmak yerine, bölgede Kûrt kartini öne süren Ingilizlerin etkisini bertaraf etmek için, bu karti ele geçirmeye çalisiyorlar.
Rus ajanlari, askeri raportörler, seyahlar bölgede Ermenilerin belirleyici
varliklarini yadsiyip, Kürtlerin üstünlüklerinden söz ediyorlardi. Ermenilerin üzerinde yasadiklari topraklarin Ermenistan oldugunu yadsiyor, kitaplarinda ve makalelerinde Kürdistan diye geçiyorlardi. Erzurum ve mahaline 'Kuzey Kürdistan', Bitlis (Van) ve civarina 'Güney Kürdistan' deniyordu. Bunlardan bir kaçi laubaliliklerinde öylesine ileri gitmislerdi ki, Kürtlerin Ermenistan'in asli yerli halki oldugu ve Ermenistan'in ise her zaman Kürtlerin vatani oldugu görüsünü ortaya atip, çirkin siyasetlerine malzeme hazirliyorlar.
II.
Kürtler ne antik ne de ilk çaglarda Ermenistan da tesekkül etmemmisler aksine, Osmanli Türk idaresi zamaninda bu topraklara nakledilmislerdir. Osmanlilar, 1514 Caldiran meydan muharebesinde, henüz tekellerinde bulundurduklari toplar sayesinde, Iran hükümdari Sah Ismail'in güçlerini yenilgiye ugrattiktan sonradir ki Bati Ermenistan'i egemenlik alanlarina dahil olmustur. Iranlilar ve Osmanlilar arasindaki Ermenistan'in bütününü kontrolleri altinda tutabilme mücadelesi, Caldiran muharebesinden sonra da araliksiz sürmüs, sinirlar ise günümüze dek degismez kalmistir.
Bitlis'in yerlisi, bölgeyi iyi taniyan Kürt Molla Idris, Sultan Selim'in muharebe hazirliklarinda önemli yararliliklar göstermistir. Sultan'in ugruna kalkistigi islerde, ondan beklenilecegi gibi, bölgedeki daginik küçük Kürt asiretlerinin çikarlarini gütmüstür. Iranlilar, Ermenistan'daki egemenliklerini saglamlastirmak için konar-göçer Kürt asiretlerini bölgeden uzaklastirarak basari kazanirken, Osmanli sultanlari Iranlilar'in ilerlemesine engel olacak bir cephe kurmak için tam aksi siyaset izleyip, göçebe Kürt asiretlerine egemelikleri altinda tutabilecekleri topraklar bahsediyorlardi. Molla Idris, Nizip'ten Dersim'e kadar uzanan genis bir eyaleti kontrol ediyordu. Diyar-i bâkir diye anilan eyaleti, Molla Idris 19 sancaga bölmüs, 'eben an cedd' (babadan ogula) hakkiyla sekizini Kürt asiret beylerine birakmisti. Bu Kûrt öncüler, Dicle havzasindaki verimli topraklari özel mülk ya da 'hokümat' edindiler. Sultan Selim, Kürtlerin hizmetlerinden dolayi hediye ettigi yirmi bin Düka altini, Molla Serif Kürt beylerine dagitti. Ayrica yetmis 'Seref Kaftani' (Khalat) ve yetmis mühür, irili ufakli tüm beylerin gönüllerini cezb etmek için ortaliga saçilmisti. Akabinde, bazi Kûrt asiretlerini Erzurum vilayetine nakledince, Ermenistan'in bu yöresindeki ilk Kürt etnik unsurlar belirdi. Mürekkep yalamis olan Idris gibi oglu Abulfazi de, yaptiklari firsatçiliklari yaziya dökmüslerdir. Bugün bizler, onlarin özgün kayitlarindan tarihin bu dönemindeki gelismeleri ögreniyoruz.
1597 yilinda Bitlis'in yöneticisi Sarafettin, Kürt zenginliklerinin tarihini yazdi. Bu eseri, akademisyen ........ 1886 yilinda Saint Petesburg da
"Seref-Nâme" adiyla yayimladi. Fransizca çevirisi ise, bir yil sonra 1887 yilinda Paris'te gün isigina çikti. Kürt tarihçinin bu eseri, ilk milli tarih örneklerinde görülen eksikleri aynen barindirmaktadir. Kronolojik tarihsel konularin eksikliginden kaynaklanan bosluklar, hayali yaradilis ôyküleriyle sakinilmaksizin doldurulmustur. Herhangi bir sülalenin dogusunu kanitlamak için farazi rakamlar en eski zamanlarla karsilanmis, kayitli tarih olmadigi gibi, olaylarin geçtigi yüzyillar da belirtilmemistir. Kimi zavalli Kürt asiretleriyle, önemli tarihsel kisilikler arasinda hayali akrabaliklar kurulup, asiret boylarindan bir kaçi ilk halifelerin torunlari olarak sayilir. Sarafettin, iddialarina kanit diye mitolojik destanlara basvurur. Ne var ki, bu destanlarin ayrintili incelemesi yapildiginda, destanlardaki kisiliklerin, soy adlarinin halk dilindeki etimolojik yapisi üzerine kuruldugunu görmekteyiz. Binaenaleyh, destanlarin bizzat eserin yazari tarafindan uydurulmus olma ihtimali su yüzüne çikiyor. Ne vakit zamane tarihçi, uyduruk dogus öykülerinden, içi bos tahminlerden, Kürt beyleriyle ilgili somut verilere geçmesi gerekiyor, o vakt; eski çaglardan süzülüp Selim ve Idris dönemine konmasi gerekiyor. Timur döneminde otaya çikmis, Van ve Bitlis yöresindeki hanedanlar disinda, Dicle boylarina kosullanmis asiretlerin istisnasiz tümünün teskkülü 15. yüzyilin sonu 16. yüzyilin basina, Osmanli-Iran savaslari dönemine denk düser. Van ve Bitlis deki egemen sülalelere gelince, atalarinin Kürtler oldugu tartismalidir. Tarihçi Sarafettin geçmisini arastirirken atalarinin damarlarindaki kani Araplara ya da Kürtlere degil 'Ermenilere' baglayabilecek daha fazla dayanaga sahipti. "Dersim Kürtleri" olarak anilan Dujigler'in dogus meselesi de ayni sekilde incelenmelidir. Hasili, Dujigleri Kürtlerin hanesine kaydedenler dahi onlari temiz Kürt olarak kabullenmiyorlar. Kürt tarihçi, bütün bu egemen beyliklerin adlarini verirken Dersim'den Diyarbekir'e dek uzayan bölgede yasayan ahaliden bir kelime dahi söz etmiyor. Bu sancaklarin beyleri Kürt oldugu için ahalinin Kürt sayilmasi hangi akla hizmettir?
III.
Yeni sancak beylerinin ceddlerince isgal edilmis eyaletlerde oldugu gibi, Ermenistan'in diger bölgelerinde de, Osmanli-Iran çarpismasindan önce Türkmensahlar'in akarabalari, Akkoyunlu ve Karakoyunlu beyler hüküm sürmekteydiler. Bu beyler, mogollarin gelisinden önce bölgeyi idare eden Ishanlarin (°) sürdürücüleriydiler. Hatta Ishanlarin önemli kismi varliklarini, Timur'un saldirilarina dek korumustu.
Selçuklu akincilar, Daglik Ermenistan' akmaya basladiklarinda, Bizans Imparatorlugu bu zorlu düsmani karsisinda sanki daha baska çare kalmamis gibi, Ermeni kiraliklarini ve egemen hanedanlari Firatin batisina, Küçük Hayk'a (°°)
dogru, Firat boyunca yeni bir cephe açmak amaciyla sürmüstür. Bir yandan Sivas'tan Adana'ya, diger yandan Dersim'den Urfa'ya uzanan Ermeni komutanlarin kontrolündeki burçlardan olusmus iki savunma hatti kurumustur. Van bölgesindeki Artzruniler, Bizans'in kontrölüne biraktiklari topraklar karsiliginda, Sivas'tan Firat'a uzanan genis arazinin zilliyet hakkini edinmislerdi. Ani'deki Bakraduniler, Ligan'a simdiki Maras sancagi içinde kalan bölgeye, Kars'taki Bakraduniler ise Klikya'nin vadilerine yerlestiler. Artzrunilerin Tornavan kolu, Tarsus, Adana, Mersin bölgesinde belirdiler. Pahlavilerin bir kolu, Kesan Malatya sancagina yerlesti. Firat-Dicle arasidaki bölgeyi bir baska kol kontrölüne almisti? Urfa zaten Ermeni hükümdarlarin egemenligi altindaydi. Öteyandan, Bizans Imp. 9. yüzyilda acimazis katliamlarla sindirdigi Paulakianlar'in (Paulitiens, Pavlikler diye de anilirlar) torunlari, Dersim mahalinde özerkliklerini koruyorlardi. Bütün bu irili ufakli feodal beyler mogollarin rüzgar gibi engellenemez saldirilari karsisinda sindirildiler. Timur'un firtinali seferi de, mogol beyliklerini de yerlerinden ederken, savasci Türkmen boylarina zemini hazirladi. 15. yy da Ak ve Karakoyunlu beyler Ermenistan'da soylarina has kayitsizlik ve gönülsüzlükle hüküm sürdüler.
IV.
Ermenilerin yasadigi topraklardaki yönetici beylerin kimligindeki degisiklik, feodal üretim iliskilerindeki yapisal çarpiklik, ayni zamanda etnik temelde etkilenmeye yol açti mi? Üst yapidaki tahrifat acaba alt yapiya da yansidi mi? Etnik yapinin bazi, Mogollarin egemenliginde mogolasmadi. Ne de Türkmen beyleri zamaninda Türkmenlesti. Yönetim Kürt beylerine devredildiginde de Ermenistan Kürtlesmedi. Yerlesik çalisan toplumun temel unsurunu Ermeniler olusturuyordu, hali hazirda Ermeniler olusturmaktadir.
Uygar dünyada agirligi olan hiç bir ülke yalnizca daglar, vadiler, akarsulardan mütesekkil degildir. Her bir ülke tabî görüntüsünün yanisira manevi özelliklere de haizdir. Manevi nitelikler birini digerinden ayirir. Realitede, manevi etkenler âmâ tabîatin artiklari olmayip, insanin yaratici özgün çalismasinin ebedilesen eserleridir. Zihinsel üretkenligin vûcuda tahavvül etmesi (dönüsmesi), kültürlerinin ulastigi düzeyin disavurumudur.Bu ruh kime aittir? Ya da ne zamandan beri bu ruh ait oldugu bedenden kopmustur? Bu bedenin yaratici isçileri ve mirasçilari kimlerdir?
Ermenistan, insanin üretken gücünün labaratuari olarak Ermani idi ve Ermeni olarak da kalmaya devam ediyor. Ermenistan, Ermeninin elleriyle insan için yapilmis barinaklarin kendisidir. Diger bütün geler geçerler bu topraklarda konaklayacaklari hanlar aramaislar, kültürel zenginligini har vurup harman savurmuslar. Kimileri geçici misafir olmus, bazilari alinyazilarinin degismezligiyle savaçi birimler olmaktan öteye geçememis, bir kismi onlara egemenlik sunuldugu halde yagmalamaktan, yakip yikmaktan usanmamislardir. Bunlardan hiç biri manevi bir miras ya da kültürel yapi birakmamislardir. Ne bir Türkmen, ne bir Kürt bu ülkenin mimari sanatsal zenginligine katki olabilecek tek bir tas bile koymamistir.
Mimarinin görkemli yapilari saraylar, kaleler, kiliseler ve vanklar (manastir) inanç ve sabirla islendikleri daglarin oyuklarinda çogalip, çevrelerine kültürel zenginligin isigini saçmis eserler, bugün tozlarin arasina gömülüdürler. Fakat onlarin ruhlari yikintilar arasinda yasiyor, geçmisin gölgeleri göz nuruyla yontulmus taslarin arasinda araliksiz dolanmaktadirlar. O gölgeler ki, her an vücut bulmaya hazirdirlar.
Ermeni halkinin Ermenistan'i "yikintilar arasinda oturan genç kiz" halinde canlandirip simgelestirmeleri yerindedir. Calismanin ruhu ve yikinti halindeki kültürel miras, Kürt çobanlarin sürülerinden daha fazla yakismiyor mu bu ülkeye? Ermenistan'in bütün sehirlerindeki Ermeni kiliselerinin ve diger yöredekilerin girisine mimari zevkten yoksun minareler dikildiginde, ermeni kimligini yitiriyor mu? Ermenistan, gelismis medeni bir ülke olarak bütün bir organizmadir. Onun yüregindeki en güçlü vuruslar ve en derin soluklar ermenidir. Yasayan bir organizm olarak Ermenistan geçmisinden ve geleceginden vaazgeçemez. O yarali, sürekli kan kaybediyor olabilir. Ama henüz katledememislerdir. Yaralarini iyilestirmek, agrilarini dindirmek, közden canli atese dönüstürmek siyasi tabiplerin borcudur.
Yüzyillardir Ermenistan'in yanip tutusan, bagimsizlik askini görememek, Ermenistan'in canli vücudundaki karmasik etnik uru bahane ederek onu yok saymak, siyasilerin isledikleri suçtur. 'Ermeni Sorunu'u yarim yüzyildir süründürdükleri ve kanli bir rejimin çizmeleri altinda, bu topraklara tamamen yabanci düsman unsurlarin, vücudunda yayilmasina izin verdikleri için, bütün o diplomatlar yargilanmalidir.
NOTLAR:
°- Ermeni kiraliklarinin ve hanedanlarin Bizans Imp.'nun karariyla sürülmesinin ardindan beliren yerel yönetim otoriteleridir.
°°- Küçük Hayk, Firatin bati kiyilarindan Sivasa, güneyde Malatya'ya kadar uzanan bölgeye verilen addir. Bu bölgenin ahalisinin önemli kesimi dogudan beslenen Ermeniler olmasina ragmen, bati merkezli yönetimlerce idare edilmisitir
kumanciye
”Demokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti” imiş!
October 5 2007 at 2:57 PM
No score for this post Mustafa Metin (no login)
--------------------------------------------------------------------------------
Anayasa’nın 2. maddesinde Türkiye Cumhuriyeti’nin ”demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti” olduğu yazılı.
Evet, kağıt üzerinde böyle: Demokratik… Laik… Sosyal… Hukuk devleti…
Bunlar TC’nin nitelikleri anlıyacağınız!
Oysa tümü de yalan. Bu ülke ne demokrat, ne laik, ne hukuk devleti. Ne de burada çağdaş sosyal haklar geçerli.
Bu ülkede demokrasi olduğunu iddia eden egemenleri, yani yöneten oligarşiyi çıkarırsanız (onlara göre yeterince özgürlük var, hatta fazlasıyla var) bunun dışında, bu ülkedeki sistemi demokrasi diye niteleyecek bir ahmak olduğunu sanmam.
Ya Laiklik? Yalnızca başları örtülü kızlara okuma olanağı tanınmadığı için değil, ama asıl olarak okullardaki zorunlu din derslerinin ve devasa ”Diyanet İşleri Teşkilatı”nın olduğu bir ülkede laiklikten söz etmek sahtekarlıktır. Bunlara ise generaller de sahip çıkıyor, AKP de, CHP de…
Ya sosyal haklar? Bu ülkede sosyal hakların ne olup olmadığını, işsiz ama işsizlik parası da alamıyan milyonlardan; okuyup eğlenecekleri bir yaşta sokaklarda kağıt mendil satarak ayakkabı boyayarak, dilenerek, yan kesicilik yaparak, tiner çekerek yaşamak zorunda kalan yüzbinlerce çocuktan; yüzbinlerce açtan, ilaçsızdan, evsiz-barksızdan sorun…
Hukuk mu? Yüzsüz, pişkin, vicdanı nasırlaşmış oligarşiyi çıkarın, TC’nin bir hukuk devleti olduğunu söyleyecek ve buna inanacak bir enayi bulabileceğinizi mi söylüyorsunuz?
Eğer bu ülkede biraz hukuk vardıysa onu da son iki-üç yıldaki ”hukuk” adına sahnelenen utanmazca ve tiksindirici uygulamalar sildi süpürdü…
Bunlardan biri, üzerine kaç kez yazdığımız, yazmaktan yorulduğumuz, öyle ki cenazesi kaldırıldığında artık üstüne yazmaya mecalsiz kaldığımız Şemdinli Davası idi. Şemdinli 2. Susurluk’tu. Devlet güdümlü çeteler eliyle cinayete, vurguna, kire, pasa, irine batmış bu ülkede, eğer açığa kavuşsa, sorumlularının üzerine gidilse ve onlar hak ettikleri cezayı bulsalar, belki ülkenin temizlenmesi için yeni bir dönem başlardı. Ama nerdee!.. Hem suçlular hem güçlüler bir kez daha üstün çıktı. Onu da Susurluk gibi kapatıp gittiler. Savcıyı kim vurduya getirdiler, yargıçları dağıttılar, davayı ”Yüce” Yargıtay kararıyla askeri mahkemeye havale ettiler. Sen sağ ben selamet! Şemdinli Davası öldü…
Biri de Hrant Dink Davası. O da bir başka Susurluk. Bir Ermeni aydınını öldürmek için polisi, jandarma İstihbaratı el ele vermişler. Trabzon emniyeti, valisi bu işin içinde. Muhbiriyle, davulcu-mavulcu çeteleriyle, cinayet hazırlığını davul-zurna çalar gibi yürütmüşler. Ankara ve İstanbul emniyeti bu işten haberdar… Emniyet Genel Müdürlüğü de… Ama kimse tedbir almıyor. Herkes anlaşmış gibi kurbanın kanının döküleceği anı bekliyor, sonra da onu kutluyorlar!
Ama kimse bu orta yerdeki suçluların üzerine gidemiyor veya gitmiyor. Kuzu kurda emanet… Bir kez daha, adamlar hem suçlu hem güçlüler. Hükümet yetkisiz biri gibi seyirci veya bu işi yapanlarla ”empati” içinde. Kimbilir belki onlar da ”altı üstü bir Ermeni!” diye düşünüyorlardır...
Sözde bu ülkeyi yönetenler, sözde sorumlular, sözde hükümet, orta yerdeki, ayan beyan suçlulara karşı kıpırdamıyor bile. Kimse kamuoyunu takmıyor. Katiller, maşalar bile kamuoyuna nanik yapıyor!
Bu davayı da kapanmış gitmiş bilin!
Bu ülkede hukukun egemen olması için kime bel bağlayacaksınız ki? Davul zurna eşliğinde cinayet tezgahlayan ve yöneten polis ve jandarmaya mı?
Şemdinli davasını generallerle el ele hasır altı eden, İ. Kaboğlu ve B. Oran davasında olduğu gibi düşünce özgürlüğünün köküne kibrit suyu eken Yargıtay’a mı?
Generallerin önünde hizaya dizilen brifingçi yüksek yargıçlara(!) mı?..
Gölgesinden korkan, generaller höt deyince tam siper yapan; düşünce özgürlüğü, Kürt sorunu, Ermeni sorunu dahil, birçok konuda generallerden, iflah olmaz ırkçı ve şovenlerden farklı düşenmeyen şu sözde ”reformcu”, sözde ”AB”ci hükümete mi?..
Yoksa adına ”Ana Muhalefet” denen şu Türk işi ”Sosyal Demokrat” CHP ucubesine mi?..
Yok, dostlarım yok, Bu ülkede hukuk hak getire.. Bu manzara karşısında hukuk lafı bile mide bulandırıcı.
Ne mi olacak? Hep böyle mi gidecek? Bu da ayrı bir konu.
Bu ülkeye bir devrim lazım. Tüm pisliklerin, tüm yalanların, tüm alçakların ve zorbaların üzerinden bir dozer gibi geçecek bir devrim.
Ama onu da kim, hangi güç yapacak şu koşullarda? Türkiye solunun hal-i pürmelali ortada.. Kürt hareketinin işi bir başka alem…
Zaten işlerin bu duruma gelmesinde solun ve Kürt hareketinin kendi yanlışları, maceracılığı ve kör dövüşlerinin payı az değildir.
”Enseyi karartmıyalım” ama, görünen o ki çok zaman ister bu iş. Eğer hayırlı bir fırtına, yüklü bir bulut, bu ülkenin de üstünden sel olup akmazsa…
Öte yandan, bu yozlaşma, çürüme, hukuksuzluk; bu çağa, değişen dünyaya ters düşme, ayak direme devam ederse, bu sistemin koca, ama çürük bir ağaç gibi, günün birinde hafif bir esintide bile yıkılıp gitmesi kaçınılmaz.
Belli, biz acele ediyoruz; ama burası Şark… Bu ülkenin ve toplumun acelesi yok; her şey ağır ağır, bir mehter takımı yürüyüşüyle değişiyor.
http://www.network54.com/Forum/567836/
October 5 2007 at 2:57 PM
No score for this post Mustafa Metin (no login)
--------------------------------------------------------------------------------
Anayasa’nın 2. maddesinde Türkiye Cumhuriyeti’nin ”demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti” olduğu yazılı.
Evet, kağıt üzerinde böyle: Demokratik… Laik… Sosyal… Hukuk devleti…
Bunlar TC’nin nitelikleri anlıyacağınız!
Oysa tümü de yalan. Bu ülke ne demokrat, ne laik, ne hukuk devleti. Ne de burada çağdaş sosyal haklar geçerli.
Bu ülkede demokrasi olduğunu iddia eden egemenleri, yani yöneten oligarşiyi çıkarırsanız (onlara göre yeterince özgürlük var, hatta fazlasıyla var) bunun dışında, bu ülkedeki sistemi demokrasi diye niteleyecek bir ahmak olduğunu sanmam.
Ya Laiklik? Yalnızca başları örtülü kızlara okuma olanağı tanınmadığı için değil, ama asıl olarak okullardaki zorunlu din derslerinin ve devasa ”Diyanet İşleri Teşkilatı”nın olduğu bir ülkede laiklikten söz etmek sahtekarlıktır. Bunlara ise generaller de sahip çıkıyor, AKP de, CHP de…
Ya sosyal haklar? Bu ülkede sosyal hakların ne olup olmadığını, işsiz ama işsizlik parası da alamıyan milyonlardan; okuyup eğlenecekleri bir yaşta sokaklarda kağıt mendil satarak ayakkabı boyayarak, dilenerek, yan kesicilik yaparak, tiner çekerek yaşamak zorunda kalan yüzbinlerce çocuktan; yüzbinlerce açtan, ilaçsızdan, evsiz-barksızdan sorun…
Hukuk mu? Yüzsüz, pişkin, vicdanı nasırlaşmış oligarşiyi çıkarın, TC’nin bir hukuk devleti olduğunu söyleyecek ve buna inanacak bir enayi bulabileceğinizi mi söylüyorsunuz?
Eğer bu ülkede biraz hukuk vardıysa onu da son iki-üç yıldaki ”hukuk” adına sahnelenen utanmazca ve tiksindirici uygulamalar sildi süpürdü…
Bunlardan biri, üzerine kaç kez yazdığımız, yazmaktan yorulduğumuz, öyle ki cenazesi kaldırıldığında artık üstüne yazmaya mecalsiz kaldığımız Şemdinli Davası idi. Şemdinli 2. Susurluk’tu. Devlet güdümlü çeteler eliyle cinayete, vurguna, kire, pasa, irine batmış bu ülkede, eğer açığa kavuşsa, sorumlularının üzerine gidilse ve onlar hak ettikleri cezayı bulsalar, belki ülkenin temizlenmesi için yeni bir dönem başlardı. Ama nerdee!.. Hem suçlular hem güçlüler bir kez daha üstün çıktı. Onu da Susurluk gibi kapatıp gittiler. Savcıyı kim vurduya getirdiler, yargıçları dağıttılar, davayı ”Yüce” Yargıtay kararıyla askeri mahkemeye havale ettiler. Sen sağ ben selamet! Şemdinli Davası öldü…
Biri de Hrant Dink Davası. O da bir başka Susurluk. Bir Ermeni aydınını öldürmek için polisi, jandarma İstihbaratı el ele vermişler. Trabzon emniyeti, valisi bu işin içinde. Muhbiriyle, davulcu-mavulcu çeteleriyle, cinayet hazırlığını davul-zurna çalar gibi yürütmüşler. Ankara ve İstanbul emniyeti bu işten haberdar… Emniyet Genel Müdürlüğü de… Ama kimse tedbir almıyor. Herkes anlaşmış gibi kurbanın kanının döküleceği anı bekliyor, sonra da onu kutluyorlar!
Ama kimse bu orta yerdeki suçluların üzerine gidemiyor veya gitmiyor. Kuzu kurda emanet… Bir kez daha, adamlar hem suçlu hem güçlüler. Hükümet yetkisiz biri gibi seyirci veya bu işi yapanlarla ”empati” içinde. Kimbilir belki onlar da ”altı üstü bir Ermeni!” diye düşünüyorlardır...
Sözde bu ülkeyi yönetenler, sözde sorumlular, sözde hükümet, orta yerdeki, ayan beyan suçlulara karşı kıpırdamıyor bile. Kimse kamuoyunu takmıyor. Katiller, maşalar bile kamuoyuna nanik yapıyor!
Bu davayı da kapanmış gitmiş bilin!
Bu ülkede hukukun egemen olması için kime bel bağlayacaksınız ki? Davul zurna eşliğinde cinayet tezgahlayan ve yöneten polis ve jandarmaya mı?
Şemdinli davasını generallerle el ele hasır altı eden, İ. Kaboğlu ve B. Oran davasında olduğu gibi düşünce özgürlüğünün köküne kibrit suyu eken Yargıtay’a mı?
Generallerin önünde hizaya dizilen brifingçi yüksek yargıçlara(!) mı?..
Gölgesinden korkan, generaller höt deyince tam siper yapan; düşünce özgürlüğü, Kürt sorunu, Ermeni sorunu dahil, birçok konuda generallerden, iflah olmaz ırkçı ve şovenlerden farklı düşenmeyen şu sözde ”reformcu”, sözde ”AB”ci hükümete mi?..
Yoksa adına ”Ana Muhalefet” denen şu Türk işi ”Sosyal Demokrat” CHP ucubesine mi?..
Yok, dostlarım yok, Bu ülkede hukuk hak getire.. Bu manzara karşısında hukuk lafı bile mide bulandırıcı.
Ne mi olacak? Hep böyle mi gidecek? Bu da ayrı bir konu.
Bu ülkeye bir devrim lazım. Tüm pisliklerin, tüm yalanların, tüm alçakların ve zorbaların üzerinden bir dozer gibi geçecek bir devrim.
Ama onu da kim, hangi güç yapacak şu koşullarda? Türkiye solunun hal-i pürmelali ortada.. Kürt hareketinin işi bir başka alem…
Zaten işlerin bu duruma gelmesinde solun ve Kürt hareketinin kendi yanlışları, maceracılığı ve kör dövüşlerinin payı az değildir.
”Enseyi karartmıyalım” ama, görünen o ki çok zaman ister bu iş. Eğer hayırlı bir fırtına, yüklü bir bulut, bu ülkenin de üstünden sel olup akmazsa…
Öte yandan, bu yozlaşma, çürüme, hukuksuzluk; bu çağa, değişen dünyaya ters düşme, ayak direme devam ederse, bu sistemin koca, ama çürük bir ağaç gibi, günün birinde hafif bir esintide bile yıkılıp gitmesi kaçınılmaz.
Belli, biz acele ediyoruz; ama burası Şark… Bu ülkenin ve toplumun acelesi yok; her şey ağır ağır, bir mehter takımı yürüyüşüyle değişiyor.
http://www.network54.com/Forum/567836/
donderdag 27 september 2007
Basbug warns
North Iraq could become center of attraction for some of Turkey's citizens
Land Forces Commander Ilker Basbug signaled Monday that the main worry of the Turkish Armed Forces regarding northern Iraq is the danger of the region becoming a center of attraction for Turkey's Kurds.
The area which is run by the autonomous administration of the Kurdistan Regional Government seems to be regarded as a main threat to Turkish unity.
"It is a fact that the developments in north of Iraq has given political, legal, military and psychological strength to the Kurds living in the region as they have never had or experienced before in the past. We must be careful about the developments in north of Iraq as these may give some of our citizens a feeling of belonging to this region," the Land Forces chief said.
In a keynote speech delivered at the beginning of the 2007-2008 academic year at the Turkish Military Academy, Gen. Basbug stressed that "another problem is the support terrorist organization receives in the north of Iraq and the inaction of the United States Administration and Iraqi government vis-a-vis the terrorist organization (PKK)."
Gen. Basbug stressed the United States must take action against the PKK and understand that the presence of the terrorists in northern Iraq is a serious threat to Turkey.
"The U.S. must understand that a solution reached without Turkey's support in Iraq won't be a lasting one" he added.
The PKK, which is considered as terrorist organization by the US, EU and Turkey, has several scattered terror its bases in northern Iraq.
"The separatist terrorist movement is based on ethnic nationalism. Separatist terror aims to destroy Turkish state and unitary structure of Turkey. Constitutional protection for ethnic identities is required frequently. Such an act openly targets Turkey's nation-state character," he warned.
Basbug stressed that "Ataturk's understanding of a nation-state is not based on religious or ethnic identities. Ataturk's reforms just created a secular nation-state."
General Basbug said the definition of secularism (included in the current Turkish constitution) cannot be made a topic of discussion.
He said Turks always live under the constant threat of terrorism. "As we cannot accept limitations on the rights and freedoms of our citizens we also cannot accept the exploitation of these rights and freedoms."
He recalled a statement by Israeli President Shimon Peres who said political actions can have military repercussions and military actions can have political repercussions. "So we have to have common views and a mechanism for joint decision making by civilian decision makers and the military."
Basbug said terrorism cannot be defeated only by military measures but these have to be supplemented by social, cultural, psychological and political measures.
Basbug warned that developments in northern Iraq have reached a level where they may threaten the security and future of Turkey.
Basbug said the PKK only had 200 members in 1985. This figure went up to 12,000 during the time of incidents in northern Iraq between the Kurds and the Saddam forces between 1993 and 1995. He said in 1995 the terrorists organization decided to concentrate more on cultural and political secessionist actions. After that the PKK was first split into bands of 20 to 30 militants and the down to 7 or 8.
He said the reason why the terrorist organization managed to survive is because it managed to continue recruiting militants and made good use of the instabilities created in the region by the gulf wars.
Land Forces Commander Ilker Basbug signaled Monday that the main worry of the Turkish Armed Forces regarding northern Iraq is the danger of the region becoming a center of attraction for Turkey's Kurds.
The area which is run by the autonomous administration of the Kurdistan Regional Government seems to be regarded as a main threat to Turkish unity.
"It is a fact that the developments in north of Iraq has given political, legal, military and psychological strength to the Kurds living in the region as they have never had or experienced before in the past. We must be careful about the developments in north of Iraq as these may give some of our citizens a feeling of belonging to this region," the Land Forces chief said.
In a keynote speech delivered at the beginning of the 2007-2008 academic year at the Turkish Military Academy, Gen. Basbug stressed that "another problem is the support terrorist organization receives in the north of Iraq and the inaction of the United States Administration and Iraqi government vis-a-vis the terrorist organization (PKK)."
Gen. Basbug stressed the United States must take action against the PKK and understand that the presence of the terrorists in northern Iraq is a serious threat to Turkey.
"The U.S. must understand that a solution reached without Turkey's support in Iraq won't be a lasting one" he added.
The PKK, which is considered as terrorist organization by the US, EU and Turkey, has several scattered terror its bases in northern Iraq.
"The separatist terrorist movement is based on ethnic nationalism. Separatist terror aims to destroy Turkish state and unitary structure of Turkey. Constitutional protection for ethnic identities is required frequently. Such an act openly targets Turkey's nation-state character," he warned.
Basbug stressed that "Ataturk's understanding of a nation-state is not based on religious or ethnic identities. Ataturk's reforms just created a secular nation-state."
General Basbug said the definition of secularism (included in the current Turkish constitution) cannot be made a topic of discussion.
He said Turks always live under the constant threat of terrorism. "As we cannot accept limitations on the rights and freedoms of our citizens we also cannot accept the exploitation of these rights and freedoms."
He recalled a statement by Israeli President Shimon Peres who said political actions can have military repercussions and military actions can have political repercussions. "So we have to have common views and a mechanism for joint decision making by civilian decision makers and the military."
Basbug said terrorism cannot be defeated only by military measures but these have to be supplemented by social, cultural, psychological and political measures.
Basbug warned that developments in northern Iraq have reached a level where they may threaten the security and future of Turkey.
Basbug said the PKK only had 200 members in 1985. This figure went up to 12,000 during the time of incidents in northern Iraq between the Kurds and the Saddam forces between 1993 and 1995. He said in 1995 the terrorists organization decided to concentrate more on cultural and political secessionist actions. After that the PKK was first split into bands of 20 to 30 militants and the down to 7 or 8.
He said the reason why the terrorist organization managed to survive is because it managed to continue recruiting militants and made good use of the instabilities created in the region by the gulf wars.
Contemporary history
Contemporary history
Some key events since the early 20th century.
1918: Sheikh Mahmoud Barzinji becomes governor of Suleimaniah under British rule. He and other Kurdish leaders who want Kurdistan to be ruled independently of Baghdad rebel against the British. He is defeated a year later. [1]
1923: The Treaty of Lausanne between Turkey and the allied powers invalidates the Treaty of Sevres, which had provided for the creation of a Kurdish state. [2]
1925: After sending a fact-finding committee to Mosul province, the League of Nations decides that it will be part of Iraq, on condition that the UK hold the mandate for Iraq for another 25 years to assure the autonomy of the Kurdish population. The following year Turkey and Britain signed a treaty in line with the League of Nation’s decision. [3]
1970: The Kurdistan Democratic Party, lead by Mustafa Barzani, reaches an agreement with Baghdad on autonomy for Kurdistan and political representation in the Baghdad government. By 1974, key parts of the agreement are not fulfilled, leading to disputes. [4]
1971-1980: The Iraqi government expels more than 200,000 Faili (Shia) Kurds from Iraq. [5]
1975: The Iraqi government signs the Algiers Agreement with Iran, in which they settle land disputes in exchange for Iran ending its support of the Kurdistan Democratic Party and other concessions. [6]
1983: The Iraqi government disappears 8,000 boys and men from the Barzani clan. In 2005, 500 of them are found in mass graves near Iraq’s border with Saudi Arabia, hundreds of kilometres from the Kurdistan Region. [7]
1987-1989: The Iraqi government carries out the genocidal Anfal campaign against Kurdistan’s civilians, of mass summary executions and disappearances, widespread use of chemical weapons, destruction of some 2,000 villages and of the rural economy and infrastructure. An estimated 180,000 are killed in the campaign. [8]
On 16 and 17 March 1988, Iraqi government airplanes drop chemical weapons on the town of Halabja. Between 4,000 and 5,000 people, almost all civilians, are killed. [9]
1991: The people in Kurdistan rise up against the Iraqi government days after the Gulf War ceasefire. Within weeks the Iraqi military and helicopters suppress the uprising. Tens of thousands of people flee to the mountains, causing a humanitarian crisis. The US, Britain and France declare a no-fly zone at the 36th parallel and refugees return. Months later, Saddam Hussein withdraws the Iraqi Army and his administration, and imposes an internal blockade on Kurdistan.
1992: The Iraqi Kurdistan Front, an alliance of political parties, holds parliamentary and presidential elections and establishes the Kurdistan Regional Government.
1994: Power-sharing arrangements between the Kurdistan Democratic Party (KDP) and the Patriotic Union of Kurdistan (PUK) fall apart, leading to civil war and two separate administrations, in Erbil and Suleimaniah respectively.
1998: The PUK and KDP sign the Washington Agreement, ending the civil war.
2003: The Peshmerga, Kurdistan’s official armed forces, fight alongside the coalition to liberate Iraq from Saddam Hussein’s rule.
2006: At the start of the year, the PUK and KDP agree to unify the two administrations. On 7th May, Prime Minister Nechirvan Barzani announces a new unified cabinet.
[13] Gareth Stansfield, ‘The Kurdish Question in Iraq, 1914-1974’, The Middle East Online Series 2: Iraq 1914-1974, Thomson Learning EMEA Ltd, Reading, 2006.
[10] Library of Congress Country Study: Iraq.
[11] Northedge, F. S. . The League of Nations: Its Life and Times, 1920-1946 Holmes & Meier. 1986
[12] No Friends but the Mountains: The Tragic History of the Kurds. John Bulloch and Harvey Morris.
[13] Human Rights Watch report, Whatever happened to the Kurds? 11 March 1991.
[14] David McDowall, A Modern History of the Kurds.
[15] Saddam’s Road to Hell: Documentary film by Gwynne Roberts.
[16] Kurdistan Regional Government estimate. Genocide in Iraq: The Anfal Campaign against the Kurds. Middle East Watch Report, Human Rights Watch, 1993.
[17] Human Rights Watch report, Whatever happened to the Kurds? 11 March 1991.
Some key events since the early 20th century.
1918: Sheikh Mahmoud Barzinji becomes governor of Suleimaniah under British rule. He and other Kurdish leaders who want Kurdistan to be ruled independently of Baghdad rebel against the British. He is defeated a year later. [1]
1923: The Treaty of Lausanne between Turkey and the allied powers invalidates the Treaty of Sevres, which had provided for the creation of a Kurdish state. [2]
1925: After sending a fact-finding committee to Mosul province, the League of Nations decides that it will be part of Iraq, on condition that the UK hold the mandate for Iraq for another 25 years to assure the autonomy of the Kurdish population. The following year Turkey and Britain signed a treaty in line with the League of Nation’s decision. [3]
1970: The Kurdistan Democratic Party, lead by Mustafa Barzani, reaches an agreement with Baghdad on autonomy for Kurdistan and political representation in the Baghdad government. By 1974, key parts of the agreement are not fulfilled, leading to disputes. [4]
1971-1980: The Iraqi government expels more than 200,000 Faili (Shia) Kurds from Iraq. [5]
1975: The Iraqi government signs the Algiers Agreement with Iran, in which they settle land disputes in exchange for Iran ending its support of the Kurdistan Democratic Party and other concessions. [6]
1983: The Iraqi government disappears 8,000 boys and men from the Barzani clan. In 2005, 500 of them are found in mass graves near Iraq’s border with Saudi Arabia, hundreds of kilometres from the Kurdistan Region. [7]
1987-1989: The Iraqi government carries out the genocidal Anfal campaign against Kurdistan’s civilians, of mass summary executions and disappearances, widespread use of chemical weapons, destruction of some 2,000 villages and of the rural economy and infrastructure. An estimated 180,000 are killed in the campaign. [8]
On 16 and 17 March 1988, Iraqi government airplanes drop chemical weapons on the town of Halabja. Between 4,000 and 5,000 people, almost all civilians, are killed. [9]
1991: The people in Kurdistan rise up against the Iraqi government days after the Gulf War ceasefire. Within weeks the Iraqi military and helicopters suppress the uprising. Tens of thousands of people flee to the mountains, causing a humanitarian crisis. The US, Britain and France declare a no-fly zone at the 36th parallel and refugees return. Months later, Saddam Hussein withdraws the Iraqi Army and his administration, and imposes an internal blockade on Kurdistan.
1992: The Iraqi Kurdistan Front, an alliance of political parties, holds parliamentary and presidential elections and establishes the Kurdistan Regional Government.
1994: Power-sharing arrangements between the Kurdistan Democratic Party (KDP) and the Patriotic Union of Kurdistan (PUK) fall apart, leading to civil war and two separate administrations, in Erbil and Suleimaniah respectively.
1998: The PUK and KDP sign the Washington Agreement, ending the civil war.
2003: The Peshmerga, Kurdistan’s official armed forces, fight alongside the coalition to liberate Iraq from Saddam Hussein’s rule.
2006: At the start of the year, the PUK and KDP agree to unify the two administrations. On 7th May, Prime Minister Nechirvan Barzani announces a new unified cabinet.
[13] Gareth Stansfield, ‘The Kurdish Question in Iraq, 1914-1974’, The Middle East Online Series 2: Iraq 1914-1974, Thomson Learning EMEA Ltd, Reading, 2006.
[10] Library of Congress Country Study: Iraq.
[11] Northedge, F. S. . The League of Nations: Its Life and Times, 1920-1946 Holmes & Meier. 1986
[12] No Friends but the Mountains: The Tragic History of the Kurds. John Bulloch and Harvey Morris.
[13] Human Rights Watch report, Whatever happened to the Kurds? 11 March 1991.
[14] David McDowall, A Modern History of the Kurds.
[15] Saddam’s Road to Hell: Documentary film by Gwynne Roberts.
[16] Kurdistan Regional Government estimate. Genocide in Iraq: The Anfal Campaign against the Kurds. Middle East Watch Report, Human Rights Watch, 1993.
[17] Human Rights Watch report, Whatever happened to the Kurds? 11 March 1991.
US Senate passes legislation backing federal system for Iraq
Senate calls the Kurdistan Region “peaceful and stable” and urges Iraq’s neighbours to support the wishes of the Iraqi people
Washington DC, USA (KRG.org) - The US Senate today continued to show its strong support for a peaceful and prosperous Kurdistan Region by overwhelmingly supporting a bipartisan amendment that calls for the United States to “actively support a political settlement in Iraq based on the final provisions of the constitution of Iraq that create a federal system of government and allow for the creation of federal regions.”
The measure, approved on a 75 to 23 vote, strengthens the overall US strategy for Iraq. While continuing to support a federal, unified Iraq, the Senate measure bolsters the US-Iraqi “bottom-up strategy” of devolving political and economic powers to Iraq’s regions and provinces.
The amendment, part of the Defence Authorization Act, also highlights the success of the Kurdistan Regional Government (KRG), recognised by the constitution of Iraq as the administration of the Kurdistan Region, as a peaceful, stable and vital example of the path that all of Iraq should follow.
Qubad Talabany, the KRG’s US Representative in Washington, said, “We are very pleased that our friends in the Senate recognise and support our long efforts to help democracy, tolerance and freedom take root in Iraq.” He added, “The KRG applauds the US Senate on passing this significant legislation. By building on the example of the Kurdistan Region, together we can pave the way for a peaceful and prosperous future for all of Iraq.”
Introduced by two US presidential candidates, senators Joseph Biden (D-DE) and Sam Brownback (R-KS), the amendment was sponsored by 15 other senators, including Majority Leader Harry Reid (D-NV). The plan supports the federal political solution in Iraq that many independent diplomats, academics and observers say is the best strategy to bring calm and progress to region, while soothing anxious political concerns.
Also in the amendment, the Senate calls on those nations with troops in Iraq, the five permanent members of the UN Security Council, nations of the Gulf Cooperation Council and Iraq’s neighbours, as well as others in the international community, to strongly support an Iraqi settlement based on federalism and to respect the wishes of the Iraqi people and their elected officials.
For more information contact us(at)krg.org
Washington DC, USA (KRG.org) - The US Senate today continued to show its strong support for a peaceful and prosperous Kurdistan Region by overwhelmingly supporting a bipartisan amendment that calls for the United States to “actively support a political settlement in Iraq based on the final provisions of the constitution of Iraq that create a federal system of government and allow for the creation of federal regions.”
The measure, approved on a 75 to 23 vote, strengthens the overall US strategy for Iraq. While continuing to support a federal, unified Iraq, the Senate measure bolsters the US-Iraqi “bottom-up strategy” of devolving political and economic powers to Iraq’s regions and provinces.
The amendment, part of the Defence Authorization Act, also highlights the success of the Kurdistan Regional Government (KRG), recognised by the constitution of Iraq as the administration of the Kurdistan Region, as a peaceful, stable and vital example of the path that all of Iraq should follow.
Qubad Talabany, the KRG’s US Representative in Washington, said, “We are very pleased that our friends in the Senate recognise and support our long efforts to help democracy, tolerance and freedom take root in Iraq.” He added, “The KRG applauds the US Senate on passing this significant legislation. By building on the example of the Kurdistan Region, together we can pave the way for a peaceful and prosperous future for all of Iraq.”
Introduced by two US presidential candidates, senators Joseph Biden (D-DE) and Sam Brownback (R-KS), the amendment was sponsored by 15 other senators, including Majority Leader Harry Reid (D-NV). The plan supports the federal political solution in Iraq that many independent diplomats, academics and observers say is the best strategy to bring calm and progress to region, while soothing anxious political concerns.
Also in the amendment, the Senate calls on those nations with troops in Iraq, the five permanent members of the UN Security Council, nations of the Gulf Cooperation Council and Iraq’s neighbours, as well as others in the international community, to strongly support an Iraqi settlement based on federalism and to respect the wishes of the Iraqi people and their elected officials.
For more information contact us(at)krg.org
dinsdag 24 juli 2007
Karaman
Anadoluda yaşayan kültür mozayiğinin en ilginç örneklerinden birisini Karamanlılar oluşturmuştur. Karamanlı, Osmanlı İmparatorluğunun Karaman Eyaleti sınırları içinde Kapadokya bölgesinde yaşayan, Türkçe'den başka dil bilmeyen gelenek ve görenekleri de Türklerle benzerlik gösteren Hıristiyan Ortodoks topluluğu verilen isimdir. Karamanlılar Türkçe konuşup, eski Yunan harfleriyle Türkçe yazıyorlardı.
Niğde Müzesinde bulunan mezar taşı kitabesi, Fertek Hamamı üzerinde bulunan kitabe, Fertek Yeni Camii (Eski Kilise) üzerinde bulunan kitabe, Hamamlı, Kumluca kiliselerinin üzerindeki kitabeler v.s. hepsi eski grek alfabesiyle Türkçe yazılmış metinlerdir. Karamanlılar kendilerini en güzel aşağıdaki dizelerde anlatmışlardır: Gerçi Rum isek de Rumca bilmez Türkçe söyleriz.Ne Türkçe yazar okuruz ne de Rumca söyleriz. Öyle bir mahludi hattı tarikatımız vardır. Hurufumuz Yunanice, Türkçe meram eyleriz. Karamanlılar kendilerine "Anadolu Hıristiyanı" konuştukları dile de "Yavan Türkçe" " "Sade Türkçe", "Anadolu Lisanı" diyorlar. Osmanlı arşiv belgelerinde bunlara "Zımmiyani Karaman" ya da "Karamaniyan" deniliyor.
Karamanlıların yüzyıllar boyunca söyledikleri Türkçe manilerden biri de şöyledir. Birer birer saydım da yedi yıl oldu Diktiğin fidanlar meyvaya durdu Seninle gidenler sılaya döndü İstanbul yoluna diktim gözümü 1924 yılına kadar Anadolu’da yaşayan ve 1000 civarında eser veren Karamanlıların hepsi 30 ocak 1923 tarihli Lozan Mübadele anlaşması gereği 1924 yılında göç yoluna loyuldular. Atlarla, arabalarla, genellikle yürüyerek Konya-Ereğli’de toplandılar. Burada trenlerle Mersin Limanına taşınıp, kendilerini Yunanistan’a götürecek gemileri beklemeye başladılar. Gidecekleri meçhul ülkenin dilini bilmedikleri gibi çoğu denizi de ilk kez görüyorlardı. Yunanistan Hükümeti bu insanların dilini yasakladığı gibi saz çalmalarını, türkü söylemelerini, zeybek oynamalarını da yasakladı. f/d Bütün kaynaklarda Rum diye bahsedilen fakat Türkçeden başka dil bilmeyen, kilisede Türkçe ibadet eden bu insanların Türklüğü artık tartışma götürmez bir gerçekliğe dönüşmüştür.
Karadenizin kuzeyinden Balkanlara inen Türk boylarının ( Avar, Peçenek, Kuman, Kıpçak, Uz ) Hıristiyan misyonerler tarafından Hıristiyanlaştırıldıkları bilinmektedir. Bizans imparatorluğu, bu Türk boylarını doğudan gelen Türk-İslam akınlarını durdurmak için Anadolu’ya yerleştirmiştir. Anadolu’ya yerleşen bu Türk boyları aynı zamanda Luvice, Palaca, Hattice ve Nesaca gibi farklı dilleri konuşan Anmadolu’nun yerli halkları ile etkileşimde bulunmuşlardır.
Bu Türk boyları, Anadolu halklarının özellikleri gibi gelişmeleri de farklı olmuştur. Anadolu’da Roma-Helen kültürü yayılırken yerli halkın bir bölümü alfabesini almakla yetinmişlerdir. Bu insanların çivi yazısı öğrendikleri Asurlarla bir kan bağı olmadığı gibi Yunan alfabesini aldıkları kavimlerle de aralarında bir bağlantı yoktur.İsmail Habib Sevük, Yurttan Sesler kitabında Karamanlılardan "Dili bizim, kanı bizim, giyinişleri ve yaşayışları hep bizim olan bu Hıristiyan Türkleri sırf dinleri ayrı diye mübadeleye tabi tuttuk." diye bahseder.
Niğde Müzesinde bulunan mezar taşı kitabesi, Fertek Hamamı üzerinde bulunan kitabe, Fertek Yeni Camii (Eski Kilise) üzerinde bulunan kitabe, Hamamlı, Kumluca kiliselerinin üzerindeki kitabeler v.s. hepsi eski grek alfabesiyle Türkçe yazılmış metinlerdir. Karamanlılar kendilerini en güzel aşağıdaki dizelerde anlatmışlardır: Gerçi Rum isek de Rumca bilmez Türkçe söyleriz.Ne Türkçe yazar okuruz ne de Rumca söyleriz. Öyle bir mahludi hattı tarikatımız vardır. Hurufumuz Yunanice, Türkçe meram eyleriz. Karamanlılar kendilerine "Anadolu Hıristiyanı" konuştukları dile de "Yavan Türkçe" " "Sade Türkçe", "Anadolu Lisanı" diyorlar. Osmanlı arşiv belgelerinde bunlara "Zımmiyani Karaman" ya da "Karamaniyan" deniliyor.
Karamanlıların yüzyıllar boyunca söyledikleri Türkçe manilerden biri de şöyledir. Birer birer saydım da yedi yıl oldu Diktiğin fidanlar meyvaya durdu Seninle gidenler sılaya döndü İstanbul yoluna diktim gözümü 1924 yılına kadar Anadolu’da yaşayan ve 1000 civarında eser veren Karamanlıların hepsi 30 ocak 1923 tarihli Lozan Mübadele anlaşması gereği 1924 yılında göç yoluna loyuldular. Atlarla, arabalarla, genellikle yürüyerek Konya-Ereğli’de toplandılar. Burada trenlerle Mersin Limanına taşınıp, kendilerini Yunanistan’a götürecek gemileri beklemeye başladılar. Gidecekleri meçhul ülkenin dilini bilmedikleri gibi çoğu denizi de ilk kez görüyorlardı. Yunanistan Hükümeti bu insanların dilini yasakladığı gibi saz çalmalarını, türkü söylemelerini, zeybek oynamalarını da yasakladı. f/d Bütün kaynaklarda Rum diye bahsedilen fakat Türkçeden başka dil bilmeyen, kilisede Türkçe ibadet eden bu insanların Türklüğü artık tartışma götürmez bir gerçekliğe dönüşmüştür.
Karadenizin kuzeyinden Balkanlara inen Türk boylarının ( Avar, Peçenek, Kuman, Kıpçak, Uz ) Hıristiyan misyonerler tarafından Hıristiyanlaştırıldıkları bilinmektedir. Bizans imparatorluğu, bu Türk boylarını doğudan gelen Türk-İslam akınlarını durdurmak için Anadolu’ya yerleştirmiştir. Anadolu’ya yerleşen bu Türk boyları aynı zamanda Luvice, Palaca, Hattice ve Nesaca gibi farklı dilleri konuşan Anmadolu’nun yerli halkları ile etkileşimde bulunmuşlardır.
Bu Türk boyları, Anadolu halklarının özellikleri gibi gelişmeleri de farklı olmuştur. Anadolu’da Roma-Helen kültürü yayılırken yerli halkın bir bölümü alfabesini almakla yetinmişlerdir. Bu insanların çivi yazısı öğrendikleri Asurlarla bir kan bağı olmadığı gibi Yunan alfabesini aldıkları kavimlerle de aralarında bir bağlantı yoktur.İsmail Habib Sevük, Yurttan Sesler kitabında Karamanlılardan "Dili bizim, kanı bizim, giyinişleri ve yaşayışları hep bizim olan bu Hıristiyan Türkleri sırf dinleri ayrı diye mübadeleye tabi tuttuk." diye bahseder.
maandag 23 juli 2007
VATAN
Prof. Dr. Emin Alıcı, “Matbaayı Müslüman olmayanlar kullandı, gelişti. Keşke o zamanlar Anadolu Müslüman olmasaydı” dedi
İzmir’de, Ertuğrul Gür tarafından 10 yıldır organize edilen, aydın ve ilerici iş ve siyaset insanlarının katılımıyla gerçekleşen “Karşıyaka Toplantıları”nın bu ayki konuğu Dokuz Eylül Üniversitesi RektörüProf. Dr. Emin Alıcı’ydı. Alıcı, “Değişen Dünya Koşullarında Türkiye’nin Konumu” üzerine bir konuşma yaptı. İşte Alıcı’nın toplantıda söylediği, ama sonradan ‘söylemedim’ dediği ‘incilerden’ satırbaşları...
* Fatih Sultan Mehmet çok iyi yetişmiştir, felsefe, tarih, yabancı diller bilir. Ne yazık ki ülkenin akıl ve bilimle değil de din yoluyla yönetilmesi tercihini yaparak, hem Osmanlı’nın kaderini, hem de dünyanın tarihini değiştirmiştir.
* Osmanlı’nın kovduğu akıl ve bilim Avrupa’da gelişti. 1450’li yıllarda matbaa bulundu ve hızla Avrupa’da yayıldı. Biz, bulunduktan 230 hatta 250 yıl sonra matbaayı kullanabildik.
* Yasaklar nedeniyle Müslüman halk matbaayı kullanamıyor. Fakat bu sürede Anadolu’da matbaayı kullanan birileri var. Çünkü Padişah diyor ki matbaa Müslümanlar için haram, ama Müslüman olmayanlar için helal. Kim kullanabilir? Museviler kullanabilir, başka Müslüman olmayan kim varsa hepsi, kullanabilir.
* Keşke o zaman Anadolu Müslüman olmasaydı. Ve arkadaşlar Anadolu’da Müslüman olmayanlar insanlarda okuma yazma süratle çoğalıyor ama Müslüman olan Anadolu halkı okuma yazmada nasibini alamıyor. Cumhuriyet kurulduğu zaman Anadolu’daki okuma yazma bilen kadın sayısı bin değil, biliyor musunuz arkadaşlar?
* Atatürk’ün ölümünden sonra Amerika ve İngiltere gibi ülkelerin etkisiyle yapılan hatalar sonucu 12 Eylül’e gelindi. Amerika’nın öz evlatlarından birisi başbakanımız oldu ve o günden sonra borçlanma katlanarak devam etti. 1982’ye kadar Türkiye’nin dış borç miktarı 13 milyar dolardı. 1982’den günümüze olan borçlanma miktarımız 370 milyar dolar ve bunun üçte biri son 4 yılda gerçekleşti.
* Amerika en son 3 Kasım’da kökten dinci bir grubu başa getirerek yine istediği iktidarı sağladı. 4 Kasım’da Genelkurmay başkanı Amerika’ya çağrılır, neler yapacağı söylenir ve artık Türkiye, Türkiye olmuştur.
* Türkiye son iktidarla uzatmaları oynuyor, hak kavramı kalktı, ulufe kavramı geldi. Demokratik işbirliği içinde ortak karar verilmelidir. Bugün karar verirsek 20 senede kurtulabiliriz. Dünyada ne kadar vatan haini varsa sanki ülkemizde toplanmış.
* Cumhurbaşkanının yerine “doğru düzgün bir adam” gelmezse kötü olacak. Adamın beyninin açık olması gerekir, hanımının başı açık-kapalı olmuş önemli değil. Genel seçimleri ölüm pahasına almak zorundasınız. Bunu başaramazsanız torunlarınızdan utanacaksınız, başınızı öne eğeceksiniz. Aklın ve bilimin yolu kazanmalıdır seçimi.
Rektör ‘normal bir insan söylemez’ dedi ama...
Yazı İşlerinin toplantı masasında, Dokuz Eylül Üniversitesi Rektörü Prof.Dr.Emin Alıcı’nın ”Matbaanın bulunduğu yıllarda keşke Anadolu Müslüman olmasaydı “ sözü şok etkisi yaptı. Her ne kadar Halıcı’nın ’Karşıyaka Toplantıları’ndaki konuşması çok tartışılacak başka ifadeler içeriyorsa da ”Keşke Anadolu Müslüman olmasaydı“ sözü, masadakileri ”bir hata yapmayalım“ endişesine sevkedecek kadar dikkat çekiciydi.
Yazı İşleri Koordinatörü Atilla Güner, ANKA Ajansı’nın yönetimine ulaştı ve Prof.Dr. Emin Alıcı’nın konuşmasının ”ses kaydı“ bulunduğunu ve haber metninde maddi bir hata olmadığını öğrendi. Bu kez Yazı İşleri Müdürü Barlas Yurtsever, Alıcı’ya ulaşarak ”Keşke Anadolu Müslüman olmasaydı“ sözünün kendisine ait olup olmadığını sordu. Rektörün yanıtı şuydu: ”Bu söz kesinlikle bana ait değil. Normal bir insan, aklı başında bir insan bu sözü söylemez. Söyleseydim, önce toplantıdakiler bana tepki gösterirdi.”
Alıcı, “Ajans, konuşmanızı kayda almış, bu cümleyi kullandığınızı söylüyor ve haberinde ısrar ediyor” hatırlatmasına ise şu karşılığı verdi: “Hani kuru iftira derler ya, iftiranın çifte kavrulmuş kurusu. Oradaki muhabir not alıyordu, ses kaydı almadı.”
AMA SES KAYDI VAR
Çaresiz, tekrar ANKA yönetimine döndük. Atilla Güner, bu kez ses kaydının bize dinletilmesini ve ayrıca elektronik posta yoluyla ulaştırılmasını istedi. Bu talebimize karşılık ANKA muhabiri Atilla Güner’i arayarak, Alıcı’nın konuşmasında tartışılan sözlerin ses kaydını dinletti. Halıcı’nın bu sözleri söylediği anlaşılınca Yazıişleri, “Olmadı Rektör Bey” başlığıyla bu haberi sunmaya karar verdi.
PAPA ETKİSİ GÖSTERİR
Rektör daha sonra Barlas Yurtsever’i birkaç kez arayarak, bu sözü kendisinin değil, bir başkasının söylediğini ileri sürdü. Ancak, toplantıyı düzenleyen Ertuğrul Gür ve toplantıya katılan Dr.Hülya Güven bu kişinin kim olduğunu hatırlayamadı. Halıcı’nın son değerlendirmesi şöyle oldu: ”Ben Hıristiyanım ve bu sözler Papa’nın Müslümanlar’a sarfettiği sözler kadar etkili olur ve sonuçları da benim için çok kötü olur.”
--------------------
'İncil'den utanmam. Çünkü her iman edene, önce yahudiye, sonra yunanlıya, (bütün uluslara) kurtuluş için Tanrı'nın gücüdür!' (Incil - Romalılar 1:16)
İzmir’de, Ertuğrul Gür tarafından 10 yıldır organize edilen, aydın ve ilerici iş ve siyaset insanlarının katılımıyla gerçekleşen “Karşıyaka Toplantıları”nın bu ayki konuğu Dokuz Eylül Üniversitesi RektörüProf. Dr. Emin Alıcı’ydı. Alıcı, “Değişen Dünya Koşullarında Türkiye’nin Konumu” üzerine bir konuşma yaptı. İşte Alıcı’nın toplantıda söylediği, ama sonradan ‘söylemedim’ dediği ‘incilerden’ satırbaşları...
* Fatih Sultan Mehmet çok iyi yetişmiştir, felsefe, tarih, yabancı diller bilir. Ne yazık ki ülkenin akıl ve bilimle değil de din yoluyla yönetilmesi tercihini yaparak, hem Osmanlı’nın kaderini, hem de dünyanın tarihini değiştirmiştir.
* Osmanlı’nın kovduğu akıl ve bilim Avrupa’da gelişti. 1450’li yıllarda matbaa bulundu ve hızla Avrupa’da yayıldı. Biz, bulunduktan 230 hatta 250 yıl sonra matbaayı kullanabildik.
* Yasaklar nedeniyle Müslüman halk matbaayı kullanamıyor. Fakat bu sürede Anadolu’da matbaayı kullanan birileri var. Çünkü Padişah diyor ki matbaa Müslümanlar için haram, ama Müslüman olmayanlar için helal. Kim kullanabilir? Museviler kullanabilir, başka Müslüman olmayan kim varsa hepsi, kullanabilir.
* Keşke o zaman Anadolu Müslüman olmasaydı. Ve arkadaşlar Anadolu’da Müslüman olmayanlar insanlarda okuma yazma süratle çoğalıyor ama Müslüman olan Anadolu halkı okuma yazmada nasibini alamıyor. Cumhuriyet kurulduğu zaman Anadolu’daki okuma yazma bilen kadın sayısı bin değil, biliyor musunuz arkadaşlar?
* Atatürk’ün ölümünden sonra Amerika ve İngiltere gibi ülkelerin etkisiyle yapılan hatalar sonucu 12 Eylül’e gelindi. Amerika’nın öz evlatlarından birisi başbakanımız oldu ve o günden sonra borçlanma katlanarak devam etti. 1982’ye kadar Türkiye’nin dış borç miktarı 13 milyar dolardı. 1982’den günümüze olan borçlanma miktarımız 370 milyar dolar ve bunun üçte biri son 4 yılda gerçekleşti.
* Amerika en son 3 Kasım’da kökten dinci bir grubu başa getirerek yine istediği iktidarı sağladı. 4 Kasım’da Genelkurmay başkanı Amerika’ya çağrılır, neler yapacağı söylenir ve artık Türkiye, Türkiye olmuştur.
* Türkiye son iktidarla uzatmaları oynuyor, hak kavramı kalktı, ulufe kavramı geldi. Demokratik işbirliği içinde ortak karar verilmelidir. Bugün karar verirsek 20 senede kurtulabiliriz. Dünyada ne kadar vatan haini varsa sanki ülkemizde toplanmış.
* Cumhurbaşkanının yerine “doğru düzgün bir adam” gelmezse kötü olacak. Adamın beyninin açık olması gerekir, hanımının başı açık-kapalı olmuş önemli değil. Genel seçimleri ölüm pahasına almak zorundasınız. Bunu başaramazsanız torunlarınızdan utanacaksınız, başınızı öne eğeceksiniz. Aklın ve bilimin yolu kazanmalıdır seçimi.
Rektör ‘normal bir insan söylemez’ dedi ama...
Yazı İşlerinin toplantı masasında, Dokuz Eylül Üniversitesi Rektörü Prof.Dr.Emin Alıcı’nın ”Matbaanın bulunduğu yıllarda keşke Anadolu Müslüman olmasaydı “ sözü şok etkisi yaptı. Her ne kadar Halıcı’nın ’Karşıyaka Toplantıları’ndaki konuşması çok tartışılacak başka ifadeler içeriyorsa da ”Keşke Anadolu Müslüman olmasaydı“ sözü, masadakileri ”bir hata yapmayalım“ endişesine sevkedecek kadar dikkat çekiciydi.
Yazı İşleri Koordinatörü Atilla Güner, ANKA Ajansı’nın yönetimine ulaştı ve Prof.Dr. Emin Alıcı’nın konuşmasının ”ses kaydı“ bulunduğunu ve haber metninde maddi bir hata olmadığını öğrendi. Bu kez Yazı İşleri Müdürü Barlas Yurtsever, Alıcı’ya ulaşarak ”Keşke Anadolu Müslüman olmasaydı“ sözünün kendisine ait olup olmadığını sordu. Rektörün yanıtı şuydu: ”Bu söz kesinlikle bana ait değil. Normal bir insan, aklı başında bir insan bu sözü söylemez. Söyleseydim, önce toplantıdakiler bana tepki gösterirdi.”
Alıcı, “Ajans, konuşmanızı kayda almış, bu cümleyi kullandığınızı söylüyor ve haberinde ısrar ediyor” hatırlatmasına ise şu karşılığı verdi: “Hani kuru iftira derler ya, iftiranın çifte kavrulmuş kurusu. Oradaki muhabir not alıyordu, ses kaydı almadı.”
AMA SES KAYDI VAR
Çaresiz, tekrar ANKA yönetimine döndük. Atilla Güner, bu kez ses kaydının bize dinletilmesini ve ayrıca elektronik posta yoluyla ulaştırılmasını istedi. Bu talebimize karşılık ANKA muhabiri Atilla Güner’i arayarak, Alıcı’nın konuşmasında tartışılan sözlerin ses kaydını dinletti. Halıcı’nın bu sözleri söylediği anlaşılınca Yazıişleri, “Olmadı Rektör Bey” başlığıyla bu haberi sunmaya karar verdi.
PAPA ETKİSİ GÖSTERİR
Rektör daha sonra Barlas Yurtsever’i birkaç kez arayarak, bu sözü kendisinin değil, bir başkasının söylediğini ileri sürdü. Ancak, toplantıyı düzenleyen Ertuğrul Gür ve toplantıya katılan Dr.Hülya Güven bu kişinin kim olduğunu hatırlayamadı. Halıcı’nın son değerlendirmesi şöyle oldu: ”Ben Hıristiyanım ve bu sözler Papa’nın Müslümanlar’a sarfettiği sözler kadar etkili olur ve sonuçları da benim için çok kötü olur.”
--------------------
'İncil'den utanmam. Çünkü her iman edene, önce yahudiye, sonra yunanlıya, (bütün uluslara) kurtuluş için Tanrı'nın gücüdür!' (Incil - Romalılar 1:16)
İdeolojisi, kültürü, politikasi, inancı ve savaş yöntemi Müslümanlıktemelinde yükselen bir ülkededemokrasi kurulamaz!
İdeolojisi, kültürü, politikasi, inancı ve savaş yöntemi Müslümanlıktemelinde yükselen bir ülkededemokrasi kurulamaz!
İslam, M.S. 700 yıllarından beri bölgemizde, Faşist Arap emperyalizminin baş silahı iken buna alet olan sözde aydınlarmızın, özelliklede Dersim yöresinin sözde solcu kalıntılarının bunlara verdiği hizmete ne demeli?
Tarihini okuyamayan, bilmeyen, aslında bu tarih yasak olduğu için veya yalan yanlışlarla kandırıldıkları için, Dersimliler hala neden bu hallere düştüklerinin ana nedenleri noktasında zır cahillerdir. Dersim' in coğrafyasını işgal edenler kimlerdir, Arap emperyalizminin ilk akıncıları buraya ne zaman geldiler? Ve özgür Dersim nasıl ilk defa bunlar tarafından köleliştirildi ve hangi ideoloji ile? Hemen din inanç diye ayağa kalkmayalım, biz bizeyiz, İslamın , sosyalizm gibi bir ideolojik - politik sistem olduğunu da inkara kalkarsanız o zaman bu dünyadan hiç bir şey anlamamışsınız demektir.... Boşuna Dersim Mersim diye laf etmeyin!!!Salon sosyalistleri, masa başı aydınları halkımzın deve çobanlarının kirli emellerine alet edilmesine nasıl da goz yumuyor. Evet bu içler acısı duruma karşı en ufak bir kıpırdama yerine kendileri bile insanlık düşmanı bu çağdışı kültür veya inancın basit bir aleti olmayı gönüllüce kabul eden sözde ilerici parti ve kuruluş yanlısı kuru kalabalık yapma dışında bir yeteneği olmayan salon devrmcilerine bin yazık!!!!!Bilindiği gibi islam, laik devlet hukuk kurallarını kendi İslami öğretileri ile bağdaştıramayarak kabul etmez.. Nitekim, Dünya'da islam ideolojisi ile yönetilen ülkelere bakılacak olduğunda durum apaçık görülüyor: Islam ülkeleri demokrasi denilen sistemin zıtını yapmak durumundadırlar, demokrasi, eski Grek uygarlığına dayanıyor, İslam denilen metafizik sistem ise, var olabilmek için, her türlü uygarlık ve pozitif düşünmenin zıtını oluşturarak, bilimsel temelde var olan her türlü yapılanmayı yoketmek zorundadır!. İşte Türkiye' de olan da budur. Türkiye, İslam'ı sürdürdüğü müddetçe ne demokratik ne de laik olabilir! İslam,Türkiye' de aklini hurafelere, bâtil inançlara, ve akli dislayan ne varsa her seye inandirmaga yararli buyruklardan oluşan biricik hakim ideoljidir: idda edildiği gibi laiklik değil!
Dinsel Türkiye ideolojisi, ama aslında daha derin bir oluşum olan, 1000 yıldan beri bu topraklarda medeniyet, iyi, güzel, doğru ne varsa bunların hepsini yoketme işinden başka bir şey yapmayan Müslümanların genetiği hüküm sürdükçe Türkiye ne ileri gider ne AB' ye katılır, ne de demokratik olur! Gerici Arap bozması, medeniyet yabancısı, 70 milyonluk kitlenin İslam ideolojisi ile yoğrulan genetik dejenerasyonu, her türlü ilerleme ve başarının önünde en büyük engelidir. Türkiye aydınları, düsünürleri, kendi öz toplumlarina , "özgür düsünce" ve "akilcilik" alaninda gerekli nîmetleri henüz saglayamamislardir. Bati'nin yüzyillar önce ortaya çikardigi ve bugün hâlâ dev adimlarla ilerleme sahfasinda tuttugu uygarlikla yarışabilmek bir yana her geçen zaman biriminde daha fazla gerileme kaydedilmiştir. Çünkü Bati'ya düşmanlığı yıkamayan Islâm bozuntularının zihniyeti , "akilci" bir uygarlik yaratma firsatini veremez ve hiçbir zaman da vermeyecektir. Islam denilen halk dusmani ideolojiye karsi amansiz bir mucadele baslatmaliyiz.Dersimliler ileriye gitmeli, geriye degil! Dersimli ise aleve ait olandır. Dersimlin devinim biçimi de ışıktır. Maddenin bu devinim biçimi de cisimleri görmemizi sağlayan şeyin kendisidir. Dersimli ağzıyla söyleyecek olursak verili koşullara teslim olmuş bir toplumun “bakan gözlerin kör olduğu” bir toplum biçimini değil gerçekliğin kendisini ortaya koyan bir toplumun örgütlü mücadelesini ifade eder.Işık teriminin de Anadolu’nun en eski uygarlıklarında da kullanıldığını bilmekteyiz. Islam ise barbarlik demektir. Işığa yer yok orada!! Çöl ve baskı zulümden baska bir sey tanimayan, demokrasi ve kültür düşmanı müslüman cahilliginin dişina çikmak artik kacinilmaz bir görev olarak önümüzde durmaktadir.
Birgül Çiçek
İslam, M.S. 700 yıllarından beri bölgemizde, Faşist Arap emperyalizminin baş silahı iken buna alet olan sözde aydınlarmızın, özelliklede Dersim yöresinin sözde solcu kalıntılarının bunlara verdiği hizmete ne demeli?
Tarihini okuyamayan, bilmeyen, aslında bu tarih yasak olduğu için veya yalan yanlışlarla kandırıldıkları için, Dersimliler hala neden bu hallere düştüklerinin ana nedenleri noktasında zır cahillerdir. Dersim' in coğrafyasını işgal edenler kimlerdir, Arap emperyalizminin ilk akıncıları buraya ne zaman geldiler? Ve özgür Dersim nasıl ilk defa bunlar tarafından köleliştirildi ve hangi ideoloji ile? Hemen din inanç diye ayağa kalkmayalım, biz bizeyiz, İslamın , sosyalizm gibi bir ideolojik - politik sistem olduğunu da inkara kalkarsanız o zaman bu dünyadan hiç bir şey anlamamışsınız demektir.... Boşuna Dersim Mersim diye laf etmeyin!!!Salon sosyalistleri, masa başı aydınları halkımzın deve çobanlarının kirli emellerine alet edilmesine nasıl da goz yumuyor. Evet bu içler acısı duruma karşı en ufak bir kıpırdama yerine kendileri bile insanlık düşmanı bu çağdışı kültür veya inancın basit bir aleti olmayı gönüllüce kabul eden sözde ilerici parti ve kuruluş yanlısı kuru kalabalık yapma dışında bir yeteneği olmayan salon devrmcilerine bin yazık!!!!!Bilindiği gibi islam, laik devlet hukuk kurallarını kendi İslami öğretileri ile bağdaştıramayarak kabul etmez.. Nitekim, Dünya'da islam ideolojisi ile yönetilen ülkelere bakılacak olduğunda durum apaçık görülüyor: Islam ülkeleri demokrasi denilen sistemin zıtını yapmak durumundadırlar, demokrasi, eski Grek uygarlığına dayanıyor, İslam denilen metafizik sistem ise, var olabilmek için, her türlü uygarlık ve pozitif düşünmenin zıtını oluşturarak, bilimsel temelde var olan her türlü yapılanmayı yoketmek zorundadır!. İşte Türkiye' de olan da budur. Türkiye, İslam'ı sürdürdüğü müddetçe ne demokratik ne de laik olabilir! İslam,Türkiye' de aklini hurafelere, bâtil inançlara, ve akli dislayan ne varsa her seye inandirmaga yararli buyruklardan oluşan biricik hakim ideoljidir: idda edildiği gibi laiklik değil!
Dinsel Türkiye ideolojisi, ama aslında daha derin bir oluşum olan, 1000 yıldan beri bu topraklarda medeniyet, iyi, güzel, doğru ne varsa bunların hepsini yoketme işinden başka bir şey yapmayan Müslümanların genetiği hüküm sürdükçe Türkiye ne ileri gider ne AB' ye katılır, ne de demokratik olur! Gerici Arap bozması, medeniyet yabancısı, 70 milyonluk kitlenin İslam ideolojisi ile yoğrulan genetik dejenerasyonu, her türlü ilerleme ve başarının önünde en büyük engelidir. Türkiye aydınları, düsünürleri, kendi öz toplumlarina , "özgür düsünce" ve "akilcilik" alaninda gerekli nîmetleri henüz saglayamamislardir. Bati'nin yüzyillar önce ortaya çikardigi ve bugün hâlâ dev adimlarla ilerleme sahfasinda tuttugu uygarlikla yarışabilmek bir yana her geçen zaman biriminde daha fazla gerileme kaydedilmiştir. Çünkü Bati'ya düşmanlığı yıkamayan Islâm bozuntularının zihniyeti , "akilci" bir uygarlik yaratma firsatini veremez ve hiçbir zaman da vermeyecektir. Islam denilen halk dusmani ideolojiye karsi amansiz bir mucadele baslatmaliyiz.Dersimliler ileriye gitmeli, geriye degil! Dersimli ise aleve ait olandır. Dersimlin devinim biçimi de ışıktır. Maddenin bu devinim biçimi de cisimleri görmemizi sağlayan şeyin kendisidir. Dersimli ağzıyla söyleyecek olursak verili koşullara teslim olmuş bir toplumun “bakan gözlerin kör olduğu” bir toplum biçimini değil gerçekliğin kendisini ortaya koyan bir toplumun örgütlü mücadelesini ifade eder.Işık teriminin de Anadolu’nun en eski uygarlıklarında da kullanıldığını bilmekteyiz. Islam ise barbarlik demektir. Işığa yer yok orada!! Çöl ve baskı zulümden baska bir sey tanimayan, demokrasi ve kültür düşmanı müslüman cahilliginin dişina çikmak artik kacinilmaz bir görev olarak önümüzde durmaktadir.
Birgül Çiçek
1900'lardan Mustafa KEMAL'e Kurmanc ve Kırmanc ALEVİLER
Mazhar
Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde Anadolu kırsalında yaşayan Aleviler, iki dinsel merkeze sahipti. Birincisi Hacı Bektaş tekkesi, diğeri ise Dersim (bugünkü Tunceli) bölgesi idi. Geçmişi 14. yüzyıla kadar giden Hacı Bektaş tekkesinin, doğu bölgeleri hariç Anadolu Alevileri için önemli bir yeri vardı. Bu merkezden kırsal bölgelerdeki Alevilerin büyük bölümü yerel ‘dedeler’ aracılığıyla yönetilmekteydi. Tekke’den buralara yapılan yıllık ziyaretlerle ilişkiler pekiştirilmekteydi. Bektaşi tekkesinin sahip olduğu geniş taraftar ağını yaratmasında, onun Osmanlı merkeziyle olan ilişkileri belirleyici olmuştu. Kurulduğu geç Orta Çağ’dan, kısa bir dönem için kapatıldığı 1826 yılına kadar, bu ilişki yalnızca 16. yüzyılın ilk yarısında Osmanlı – Safavi savaşları süresinde kırılma noktasına gelmişti. Osmanlı’nın Şii Safavilerle yaşadığı sürtüşmelerin bedelini Anadolu’daki Aleviler ödedi. Osmanlılar, Safaviler’le işbirliği içinde olan Alevilere karşı sert tedbirlere başvurmuştu.
İmparatorluk açısından bakıldığında tekke, Anadolu’daki aykırı Türkmen aşiretlerini kontrol etmek için bir araçtı. Aşiretler açısından ise, kendileriyle aynı inancı taşıyan bu tekkeye bağlı olmak, merkezi baskıdan korunmak için bir kapıydı. Bu yüzden, tekke, aşırı aykırı düşüncelerin sızması ve İran tehdidine karşı ‘gözetim’ altında tutuldu[8]. Her iki ihtimalin giderek ortadan kalktığı ve Alevilerin politik merkezlerden uzak, kırsal alanlara uzun süren geri çekilişleri, tekkenin aracı işlevini bir derece azalttı.
Bu yüzden onun 1826 yılında kapatılması, Alevi nüfusun şüpheli faaliyetleri yüzünden değil, kuruluşundan bu yana kendisine bağlanan Yeniçeri Ocakları’yla ilişkilerinden dolayı idi. 19. yüzyılın ilk yarısında yürürlüğe konulan reformların uzantısında bu birlikler ortadan kaldırıldığında, tekke de onlarla ruhani ilişkilerinden dolayı payını almıştı. Bektaşi tekkesinin etkili olmadığı doğu bölgelerindeki Aleviler için ise merkez, dağlarla çevrili Dersim bölgesiydi. Burada dini merkez bir tekke etrafında değil, kendilerini Ali soyuna bağlayan ve ‘Seyit’ unvanı taşıyan kutsal aileler çevresinde örgütlenmişti. Bölgedeki aşiretler için inancın ruhani merkezlerini bu aileler oluşturuyordu.
Bölgenin bir Kürt beyliği olarak imparatorluktan aldığı özerklik, merkezi yönetimin uzun süre bölgeye olan ilgisizliği ve aşiret sisteminin ayakta durması, yakın bir zamana kadar idarenin denetiminden uzak yaşamasını sağlamıştı. Bu da bölgede çalışma yapan seyitlerin faaliyetlerini sürdürmelerini kolaylaştırmıştı. Bu ailelerden en önemli olan Ağuçan, Derviş Cemal, Kureyş ve Baba Mansur Seyitleri aşiretleri karmaşık bir sistemle kendilerine bağlamışlardı. Aşiretlerle kurulan ruhani ilişki kalıtsal olarak kabul gördüğünden, kuşaklar ve bölgesel dağılımdan etkilenmemişti. Nitekim, Dersim yöresinden 17. yüzyıldan itibaren Sivas, Malatya, Maraş, Muş, Erzincan ve Erzurum gibi illere dağılan aşiretler, ilişkinin aksaması değil genişlemesini sağlamıştı.
Aşiretlerle birlikte onlar da göçlere katılmış, ya da Seyit ailelerinin üyeleri Dersim’den bu bölgelere yaptıkları yıllık ziyaretleriyle ilişkilerin sürmesini sağlamışlardı. Seyitler, Dersim aşiretleriyle birlikte çevre illere yayılmalarına rağmen, taraftarları arasına Kürt aşiretlerin dışında başka etnik kimlikleri dahil edemediler. Onlar, zaman içerisinde bu aşiretlerin özelliklerini almadan da kendilerini kurtaramadılar. Seyit aileleri, tıpkı aşiretler gibi, iki düzeyde iç farklılık gösterirler:
Birincisi, onlar gibi kendi içlerinde ve aralarında ailesel bazda bölünmüş olmak; ikincisi, yine aşiretler gibi Zazaca ve Kurmanci olmak üzere iki dil konuşuyor olmak. Bu faktörler, onların çalışma alanlarını sınırlamakta ve kendi içlerinde bir merkezin çıkmasını engellemekteydi[9]. İmparatorluğun Balkanlar ve Orta-Doğu’da toprak kaybı, Anadolu’nun, dolayısıyla Alevilerin birçok yönden daha fazla dikkatleri çekmesine neden oldu. Merkezi idarenin Alevilere artan müdahalesi beraberinde farklı tepkileri getirdi. Bektaşi tekkesinde bu süreç 1826’da, Dersimlilerde ise 1860’larda bölgenin son beyi Şah Hüseyin’in Dersim’den sürülmesiyle başladı.
Bektaşiler, tekkenin kapatılmasından sonra, 19. yüzyılın son çeyreğinde yeniden toparlanıp, daha fazla politik gelişmelere dahil oldular. Osmanlı’nın son döneminde onun modernleşmesi için faaliyet gösteren kuruluşlar içerisinde onlar da yer aldılar. Bu çabaların sonucu olarak 1908 yılında iktidarı ele geçiren İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin (İTC) üyeleri arasında da vardılar[10]. Bu destek, tarikatın etkili olduğu -tıpkı İTC’nin kendisi gibi- Balkan ve Trakya’daki taraftarlarıyla sınırlı değildi. Bektaşi tekkesinin sorumluları Anadolu’da Aleviler arasında İTC için destek arayışlarına katıldı. İTC’nin Türk milliyetçiliğine kayması ve yine İTC’nin bir uzantısı olarak çıkacak Kemalist hareketin aşırı merkeziyetçi ve seküler girişimlerini, tekkenin ne derecede benimsediği hakkında açık veriler olmasa da, 1908-25 arası Bektaşi liderleri iktidar sahipleriyle ilişkilerine devam edeceklerdi.
1926 yılında tarikatların yasaklanmasıyla kendi tekkelerine ikinci kez kilit vurulduğunda, bunun doğru bir karar olduğunu beyan edecek kadar Ankara’nın yanındaydılar[11]. Dersimli Alevilerin yeni dönemde Bektaşiler kadar başarılı oldukları söylenemez. Şah Hüseyin sonrası bölgeleri kargaşaya sürüklenmişti. Bölgenin güçlü aşiret yapısı ve dini düzeyde aileler bazında bölünmüşlüğü, ortak siyaset oluşturmalarının önünde büyüyen bir engel oldu. Bu yüzden 1920’lere kadar olan süreçte, bölgenin, periyotlarla kendi içinde olduğu kadar değişik nedenlerden ötürü yönetimle şiddetli çatışmalar yaşadığını görmekteyiz[12].
Dönem boyunca iktidar merkezleriyle ilişki kurma girişimleri de oldu. Sultan Hamit’in bölge aşiretlerini silahlı birliklere dönüştürmek için kurduğu Aşiret Alayları’na, (‘Hamidiye Alayları’ olarak da tanındı) Dersimli aşiretler de ilgi gösterdi. Bölgeye karşı duyulan güvensizlikten dolayı onlar kabul edilmediler[13]. Buna rağmen birliklere subay yetiştirmek için İstanbul’da kurulan ‘Aşiret Mektebleri’ne Dersimliler’in dahil olmasına müsaade edildi[14]. Yine 1. Dünya Savaşı dönemi boyunca Osmanlı cephesine dönem dönem Dersimli aşiretler de destek verdiler[15].
Ayrıca 1918 sonrası Mustafa Kemal’in karşısında olduğu kadar yanında da Dersimliler olacaktı. Buna rağmen bölge aşiretleri genelde yönetime karşı oluşlarıyla tanındılar. Bu yüzden onların yanaşma çabaları şüpheyle değerlendirildi. Kritik bir dönemde ‘Kürt ulusalcılığı’ adına isyan eden Koçgiri bunun önemli bir kanıtı oldu[16]. Dersim ve çevresindeki Alevi aşiretlerin başarısız çabalarını açıklık getirmek için iki konuyu biraz daha irdelemek gerekiyor. aşiretçilik, alevilik ve milliyetçilik Dersimli aşiretlerin gelişen milliyetçilikler arasında bir bütün ‘taraf’ olamamalarını engelleyen iki faktör vardı:
İlki onların Alevi, ikincisi ise aşiret yapılarının özellikleriyle alakalıdır. Şiilik, tasavvuf ve tarikatçı geleneğin buluşmasının popüler bir varyantı olan bölge Aleviliği, geç Orta Çağ’dan itibaren Seyit aileleri aracılığıyla aşiretler üzerinde etkili olmaya başladı. Barındırdığı özellikler, gelişmeler karşısında onların girişimci ve bütünleştirici olmalarını engellemekteydi. Şii akımına mensup olmalarından dolayı sahip oldukları İmam merkezli anlayışları gereğince, en önemli politik istemleri halifeliğin İmam soyunu temsil edenlere verilmesi oldu[17]. Bu da onları Sunni halifelerle karşı karşıya getirmekteydi. 16. yüzyılın başlarında Şah İsmail’in başarısız girişimi, taraftarları olan toplumun uzun süre merkezi iktidardan uzak yaşaması ve bölgede aşiretler üzerinde kurdukları göreceli iktidarları onların bu hedefini geri plana itti. Yerine konumlarının kabullenmesiyle sınırlı bir siyaset sürdürdüler[18].
Bunun yanı sıra sahip oldukları tasavvuf düşüncesi de 20. yüzyılda boy gösteren milliyetçi hareketlere mesafeli olmalarına neden oldu. Tasavvuf düşüncesinde hakim olan sevgi söylemi onları hümanistleştiren önemli bir etkendi. Özünde tüm toplumlara eşit bakan, adaletsiz ve eşitsiz dünya düzenine karşı çıkan bu söylem, onlara adaletsiz iktidardan uzak durmalarını da öğütlüyordu[19]. Diğer yandan, sahip oldukları ‘tarikat’ anlayışlarıyla bu ikilemler örtüşmekteydi. Tarikat fikri, Tanrı’yla yeniden bütünleşmek için öngördükleri dört aşamalı anlayışlarının ikincisini temsil etmekteydi. Karşıtları olan Sunnileri –tıpkı kutsal kitaba bağlı Hıristiyan ve Yahudileri de gördükleri gibi- bu aşamaların ilk basamağını temsil eden ‘şeriat’ kapısında değerlendirdiklerinden, ruhani düzeyde kendilerinden bir derece düşük görmekteydiler.
Bu yaklaşım onlara farklı olduklarını söylüyor ve farklı da davranmaları gerektiğini öğütlüyordu. Düşünsel olarak Sunnilerin taklit edilmesini olanak sunmayan bu anlayış, 20. yüzyılda bölgede gelişen ırkın farklılığını esas alan iktidar amaçlı ‘milli’ söylemlerle mesafeli olmalarının diğer bir nedeniydi. Yapılarındaki bu olgular onların gelişmeler karşısında pasif bir tutum içerisine girmelerine neden olurken[20], taraftarları olan aşiretlerin de dünyasını büyük oluşumlara kapatan farklı etkenler vardı. Aşiretler için her şeyden önce aşiret için düşünmek, onun değerlerine ve reisine bağlı kalmak temel güdüydü. Hayatta kalmak ve müdahalelere karşı kendini savunmak için bu şarttı. Altmıştan fazla aşiret ve tayfanın yaşadığı bölgede, bu temel prensip tersten de formüle edilebilirdi: “kendi pozisyonunu korumak için ötekinin yükselmesine fırsat vermemek”. Sınırlı ekonomik olanakların olduğu, güç merkezlerinden uzak bu bölgede bu güdü sürekli sınanmakta, değişen ittifaklara ve sürtüşmelere yol açmaktaydı.
Değişen birliktelikler ve çatışmalar içinde tek değişmeyen, ‘düşmanın düşmanının dostluğu’ kuralıydı -bu temelde kurulan ittifakların ne kadar göreceli ve kısa ömürlü olabileceği ise bilinmekteydi[21]. Yükselmek için ekonomik olanakların sınırlı olduğu Dersim’de, öne çıkmanın yine de kimi yolları vardı. Bunlardan ilki şiddet kullanma derecesine bağlıydı. Bu da çoğu zaman aşiretin nüfusu ve coğrafi konumuyla ilgiliydi. Dağlık bölgelerde yaşayan, sınırlı düzeyde tarımcılık yapan aşiretler şiddete en fazla başvuran ve en tecrübeli olanlardı. Onlar, eksik üretimlerini yaptıkları talanlarla telafi etmeye çalışıyorlardı. Yaşadıkları dağlık alanlar da onları karşı saldırılara karşı koruyordu.
Osmanlı denetiminin zayıf olduğu dönemlerde çoğu kez Dersim dışında yaptıkları talancılıkla geçimlerini sağlıyor ve zenginleşebiliyorlardı. Bunun bir sonucu olan nüfus artışı, yayılmayı ve toprak işgallerini de beraberinde getirmekteydi. Aşiretlerin Dersim dışına göçlerinin önemli nedenlerinden biri buydu. Cumhuriyet’le birlikte Dersim çevresinde sağlanan denetimlerle bu aşiretler de talanlarını içe yöneltmeye başladılar. Bu da iç çatışmaların artması ve daha fazla bölünmeyi beraberinde getirdi[22].
Aşiretlerin ikinci yükselme aracı ise politik merkezle kurdukları ilişkiler olabiliyordu. Bu yönteme başvuranlar da çoğu kez şiddet uygulamaktan göreceli olarak uzak duran, ya da dağlı aşiretlerin istilası altında olan ova aşiretleriydi. Osmanlı’nın bölgeye sınırlı ilgisi uzun dönem bu aracı etkili kılmamıştı. Yönetim bölge temsilini bir beyle sınırlandırmış ve aşiretlerle kendisi arasındaki aracılığı ona bırakmıştı. Bu beylerden sonuncusu olan Şah Hüseyin’in görevine son verildiğinde, ortaya yeni bir durum çıktı. Bölgede etkili olmak isteyen yönetim, yeni aracılar yaratmak için girişimlere başladı. Önceki sayfalarda belirtildiği gibi, 1890’ların başlarında Hamidiye birlikleri uzantısında kurulan Aşiret Mektebleri’ne Dersimli aşiretlerin katılımına sınırlı ölçüde müsaade edilmişti. Bu mekteplere alınanlar arasında Ferhadan ve Karabalan gibi Hozat aşiretlerinin çocukları vardı. Seçim tesadüf değildi. Dersim’in idari merkezi konumundaki Hozat, Abbasan ve Qozu (Koç Uşağı) gibi aşiretlerin silahlı tehdidi altında yaşanmaktaydı. Bunu da en fazla hisseden Karabalan ve Ferhadan gibi şiddete göreceli uzak olan ova aşiretlerdi[23].
Siyasi otoriteyle yapılan bu işbirliği, Abbasan ve Qozu aşiretlerine karşı konumlarını güçlendirmek için yapılmış bir girişimden başka bir şey değildi. Bu işbirliğinin ebedi olmadığını da taraflar bilmekteydi. Sonradan Mustafa Kemal’in yanında yer alarak ünlenecek Diyap Ağa bu dönemi en iyi yansıtan kişilerdendir. Ferhadan aşireti üyesi olarak 1900’ların başında Aşiret Mektebi’nde okudu. Buna rağmen 1908 ve 1916’da Dersim’de patlak veren isyanların liderlerinden birisi de o idi[24].
1920’de Ankara’da Birinci Meclis’e Dersim mebusu olarak girdi ve ‘biz buraya ölmek için geldik’ diyerek Ankara’yı İstanbul’a karşı savunmakta ısrarlı olduğunu gösterdi[25]. 1925 yılında ise, Şeyh Sait isyanın ilk dönem başarılarından etkilenerek, aşiretlerle toplantı yapıp isyan etmeyi planlayan kişi oldu[26]. Sait taraftarları yenilgi aldıklarında da, hızla devlete bağlılığını bildirmekte gecikmedi[27]. Bir başka örnek ise Karabal aşireti üyesi Hasan Hayri’ydi. O, 1890’larda kurulan aşiret mekteblerinde okumuş bir subaydı. 1916 yılında bölgesinin isyana katılmaması için büyük çabalar harcadı[28]. İlk Ankara Meclisi’nde yer aldı ve onun Kürt ve Türk birliğini temsil ettiğini yüksek sesle bildirdi. Buna rağmen 1925 Şeyh Sait isyanıyla alakalandırıldı ve asılmaktan kurtulamadı[29].
Bu dönemde adı geçen Erzincan – Pülümür aşiretlerinden Balabanlar da ilgiye değerdir. Onlar, bölgenin lideri konumundaki Çarekan aşireti karşısında güç olabilmek için, Sultan Abdülhamit’i beklemek zorundaydılar. Bölgenin son beyi Şah Hüseyin bir Çarekan üyesiydi. O tarih sahnesinden çekildikten sonra, ailenin gücünü kırmak için yönetim Şah Hüseyin’in oğullarını Erzincan’a yerleştirmiş ve kendilerine daha az itibarlı mevkiler vermişti. Oğulları bunu kabul etmiş ve böylece Çarekanların bölge aşiretleri üzerindeki etkisinin kırılma süreci başlamıştı. Sultan Abdulhamit’in siyaseti sayesinde, Çarekanların ezeli karşıtları Balabanlar da ilk defa Sarayın desteğini aldılar.
Liderleri Gül Ağa da artık Paşa olanlar arasındaydı. Görevine sadıklığı, 1. Dünya Savaşı dönemince ağır kayıplar veren nadir Alevi aşiretlerinden birisi olmasına neden oldu. Osmanlı ordusuyla çatışmalara katıldığı için Erzincan’ı ele geçiren Rus ve Ermeni birliklerinin baskılarından kurtulmak için aşiretiyle Malatya’ya göç etmek zorunda kaldı. Balabanlar ciddi sıkıntılar yaşadılar[30]. Gül Ağa savaş sonrası aşiretiyle topraklarına döndüğünde Kürtçü eğilimler gösterdi. Koçgiri liderlerinden Alişan Bey onunla görüştüğünde, ‘hani toplarınız nerede’ diye isyanın başarısıyla ilgili şüphelerini dile getirdi. Balaban reisleri 1920’de uluslararası kurumlara ‘Kürtler adına’ telgraflar çekip, Türklerle Kürtlerin birlikteliğini bildirenler arasında yer aldılar[31]. Bu onların son siyasal eylemleri oldu. Sonraki yıllarda Balabanlardan bir daha bahsedilmeyecekti.
Aşiretlerin politik oyunları, geleneksel Dersim toplumunun dağıtıldığı 1938 yılına kadar devam etti. Oyunun kurallarının 1920’den sonra değiştiğini, daha doğrusu Ankara’nın İstanbul olmadığını geç fark edeceklerdi. Ne gariptir ki, farklı açılardan bu değişimin ilk belirtileriyle karşılaşacaklar yine de Varto ve Koçgiri gibi Alevi aşiretlerin yaşadığı sınır bölgeler olacaktı. varto Muş ilinin kuzey batısındaki bu küçük yerleşim yerinin ünü ve hikayesi 1925 yılında Şeyh Sait liderliğinde yapılan Kürt isyanının ilk örgütleyicisi olan Cibranlı Halit Bey’den kaynaklanır.
Halit Bey, adının da ifade ettiği gibi Cibranlı aşiretinin üyesidir. Cibranlılar, Muş- Erzurum hattında yaşayan yarı göçebe bir aşirettir. Sunni inancından olan Cibranlılar, bölgedeki diğer Sunni aşiretler gibi aşırı muhafazakarlığıyla bilinen Nakşibendi tarikatına bağlıdırlar. Cibranlılar bölgede diğer aşiretlere uyguladıkları şiddetle tanındılar. Sultan Abdulhamit’in bölgede gelişen Ermeni istemlerine karşı itaatsiz aşiretlerden faydalanmak için kurduğu Hamidiye Alaylarına, Cibranlıları da dahil etmesi onları daha güçlü bir konuma getirdi.
Halit Bey bu süreçte İstanbul’da Aşiret Mektebi’nde okudu ve 1. Dünya Savaşı’na aşiretinin başında subay olarak katıldı. Cesaretli ve yetenekli bir asker olarak tanındı. Cibranlılar Hamidiye Alayı olarak yalnızca Osmanlı adına savaşlara katılmadılar, yeni konum ve donanımlarıyla aşiretler üzerindeki baskı ve talanlarına da devam ettiler. Hamidiye Alayları’na dahil olmayan bütün aşiretler gibi Varto’da yaşayan Alevi aşiretler de bundan payını aldı[32].
1918’de birliklerin kurucusu Abdulhamit ve onun İmparatorluğu yenildiğinde, Cibranlı Halit de hızla yeni arayışlara girdi. Kendisini kısa zamanda Kürt siyasetinin içinde buldu ve 1919 yılında bölgede Kürt devleti için çalışmalara başladı. Hazırlıkları için ilk çaldığı kapılardan birisi, kısa bir zaman öncesine kadar baskı altında tutmaya çalıştığı bölgedeki Alevi aşiretleri oldu. 1919 yılının sonlarında Karaç köyünde onlara, temsilcisi Binbaşı Kasım aracılığıyla fikirlerini aktardı. Halit, Alevi ve Sunnilerin bir ırktan geldiğini, bağımsızlıklarını almak için birlikte çalışmak gerektiğini ve bu çabanın da uluslararası desteğe sahip olduğunu aktarmaktaydı.
Alevi aşiretlerinin Hamit’in temsilcisine verdikleri cevap kısaydı: “Bizler öteden beri sizlerden ayrı bir zihniyetle yaşamış ve bu uğurda da hesapsız kurban vermiş kimseleriz. Bu işte sizinle birleşmeyiz ve Mustafa Kemal’in doğru yolda olduğunu da Hacı Bektaş Veli önderimizden gelen Delil’ler bizlere anlatmışlardır”[33]. Halit buna rağmen çalışmalarına devam etti. 1925’te Şeyh Said isyanıyla son bulacak bu hazırlıklar için Azadi örgütünü kuranlar arasında yer aldı. İsyanı fiilen kendisi yönetemedi. O ve onun gibi asker kökenli arkadaşları 1924 yılının sonbaharında Beytüşşebap’ta yaşanan olaylardan dolayı tutuklandı. O, bundan kısa bir süre sonra da Bitlis’te asıldı.
Cibranlı Halit ve arkadaşlarının tutuklanmasından sonra Azadi örgütünün sorumluluğu Şeyh Sait ve yakınındaki diğer Şeyhlere kaldı. Onların liderliğinde isyan hazırlıkları devam ettiğinde, bölge Alevilerinin 1919 yılında ifade ettikleri şüpheleri gerçekleşmiş oldu. Alevilerin, Muhafazakar Nakşibendi Şeyhlerinin yürüttüğü bir isyana destek vermeleri mümkün değildi; çünkü, belirttikleri gibi, başarıya ulaştıkları takdirde kendilerini iyi bir gelecek beklemiyordu. İsyanın karşısında durmaktan bu yüzden çekinmediler. 1925 yılının ilkbaharında isyan süresi boyunca yer yer onlarla çatıştılar[34].
Koçgiri Cibranlı Halit’le aynı zamanda Kürt siyasetine dahil olan Alevi kökenli Kürtler de vardı. Bunlar Sivas’ın Koçgiri bölgesinde yaşıyorlardı. Koçgirililer isyanlarını organize etmekte Halit’den daha başarılı oldular -her ne kadar başarısızlık konusunda aynı kaderi paylaşsalar da. Koçgirili liderler 1920’nin temmuzunda ilk çatışmalarını yaşadılar. 1921 yılının yaz mevsimine kadar sürecek olaylar esnasında karşılarında yeni iktidar merkezi Ankara’yı ve ona bağlı güvenlik kuvvetlerini buldular.
Sivas - Erzincan arası yayılmış Koçgirililer, kalabalık nüfuslarıyla, bölgede en etkili aşiretti[35]. Aşiretin etkisini artıran başka bir faktör de, onların Dersim bölgesiyle olan güçlü ilişkileriydi. Koçgirililer kendilerini Batı Dersim’in yerlileri olan Şeyh Hasan aşiretlerine bağlarlardı. 20. yüzyılın ilk çeyreğine kadar da canlı kalan bu ilişki, ancak Cumhuriyet’in bölge üzerindeki kontrolünün artmasıyla yok olacaktı[36].
Koçgirililer isyan hazırlıklarını yaptıklarında kendilerine diğer Alevi Kürt aşiretlerin, özellikle Dersim bölgesinin ve sonra Sunni Kürtlerin yardımda bulunacağına inandılar. Beklentileri büyük çapta gerçekleşmedi. Yalnızca sınırlı bir Dersimli grubu onlara destek sundu; Alevilerin büyük bölümü ve Sunni Kürtlerin tümü onlardan uzak durmayı tercih etti; aynı dönemde kendi bölgesinde isyan hazırlıkları yapan Cibranlı Halit de.
Koçgiri isyanı Türkiye tarihinin önemli bir dönüm noktasında gerçekleşti. Küçük bir bölgeyi ve grubu aşmasa dahi, üzerinde durulması gereken bir isyandır bu. Her şeyden önce o, Alevilerin Anadolu’da uzun bir süreden sonra gerçekleştirdikleri ilk politik eylemdi. İkinci olarak, 1918 sonrası Türkiye’sinde Kürtler adına yapılmış ve açık ulusal hedefleri olan ilk isyandı. Koçgiri, o tarihe kadar hiç bir olayda adı geçmeyen, aksine yerleşik ve barışçıl aşiretlerin yaşadığı bir bölge olarak biliniyordu.
Koçgiri’nin, bu ilklere imzasını atacak kadar değişmesine neler sebep olmuştu? 1910’larda bölgede bulunmuş, gezmiş İngiliz Mark Sykes onları şöyle tanımlıyordu: ‘Bu insanlar farklı ve belirgin özellikleri olan bir ırktandırlar; şimdiye kadar karşılaştığım, Dürziler ve Maltyalı Sinemelliler dışında hiç bir topluma benzemiyorlar. Uzun boylu, yakışıklı ve iri yapılı tipleriyle antik çağdakilerin Jupiter Olimpos’o atfettikleri özellikleri yansıtıyorlar: dolgun dudaklı, uzun, geniş ve ipeğimsi sakal; kartal ama ince şekilli burun; büyük, siyah ve yumuşak gözler; düzgün kaşlar, yüksek ve geniş alın.
Geleneklerinde aşırı derecede terbiyeli, fevkalade nazikler. Konuşma tarzlarında ise uysaldırlar. İnançları Şiiliğin ilerlemiş biçimi, dilleri ise kendine has ve Kürtçe’nin anlaşılmaz bir lehçesidir; ne Dersimliler, ne Diyarbakırlılar ve ne de Baban Kürtleri tarafından anlaşılır. Kökenlerini Dersim’e bağlıyorlar; eski zamanlarda buradan sürüldüklerine inanıyorlar’[37].
İşte hiç beklenmedik şekilde bu uysal Aleviler 1920’de Kürtler adına Ankara hükümetine karşı isyana kalkmışlardı. Onların da hikayeleri, dönemin diğer öne çıkan Kürtleri gibi, Sultan Abdulhamit’le başlar. Sultan Abdulhamit’in ‘Paşa’ ilan ettiği kişiler arasında, Koçgiri aşiretinin lideri Mustafa Bey de yeraldı. Mustafa Bey, böylelikle bölgesel siyasette ‘Mustafa Paşa’ olarak meşru bir konum kazanmış oldu. 1900’ların başlarında erken ölümü aşiretin liderliğinin genç oğulları Alişan ve Haydar Bey’e geçmesine neden oldu[38]. Mustafa Paşa’nın eğitimli çocukları babalarından yalnız konumlarını değil, aynı zamanda ona katiplik yapmış Alişer’i de devraldılar. Böylelikle babaları öldüğünde henüz 16 yaşlarında olan bu genç aşiret liderlerinin gelişiminde sonradan ‘Alişer Efendi’ namıyla tanınacak kişinin belirleyici bir konumu oldu[39].
Sykes’ın kendine has olarak tanımladığı Koçgirililerin belki en has üyesi de Alişer idi. Onun hakkındaki dağınık bilgilere göre, 1882 yılında Koçgiri’de Şeyh Hasanlı bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. İyi bir eğitim aldı ve genç yaşta Mustafa Paşa’nın danışmanı oldu. Türkçe, Kurmanci ve Zazaca dışında Rusça ve Ermenice bildiği de aktarılar. Güçlü bir propogandacı olan Alişer aynı zamanda şiirleriyle tanınır. Alevi motifleri ve bölgenin tarihini işlediği şiirlerinde muhalif ve Dersimci bir ruh hakimdi.
1921 yılında Koçgiri yenilgisinden 1937 yılında öldürülmesine kadar Dersimli lider Seyit Rıza’nın yanında kaldı. Alişer, ömrünün sonuna kadar tüm girişimlere rağmen teslim olmaya da, Ankara’ya olan muhalefetinden vazgeçmeye de yanaşmadı[40]. Alişer’in politik çalışmaları hakkında ilk bilgiler 1. Dünya Savaşı süresince gelir. Erzincan’da Rus ve Ermeni birlikleriyle görüşmeler yapar. Bölgedeki kargaşadan faydalanıp, Ruslardan aldığı silahları Dersimli aşiretlere aktarır. 1918 sonrası İstanbul’da kurulan Kürdistan Teali Cemiyeti ile ilişki kurar. Koçgiri aşiret reisleri Alişan ve Haydar Beyi de çalışmalarının içine çeker. Çalışmalarına ayrıca kendisi gibi bir Kürt ulusalcısı olan Batı Dersim kökenli Nuri de dahil olur.
Nuri, Kürdistan Teali Cemiyeti’nin (KTC) Kürt bölgelerinde örgütlenme kararı doğrultusunda Koçgiri’ye gelmişti[41]. 1920 yılında imzalanan Sevr Antlaşması –ki bu antlaşma bölgede bir Kürt devletinin kurulmasını öngörmekteydi- Nuri’nin çalışmalarının hızlanmasına neden oldu. KTC ile ilişkiler 1920 yılında koptuysa da[42], onlar isyan hazırlıklarına devam ettiler. Planlanlarına göre, isyana Dersim’in katılacağı kesindi. Dersim’in katılması diğer Kürt bölgelerini de teşvik edecekti. Alişer bu yüzden sürekli Dersim’le ilişki halinde oldu. İsyan başladığında ise bizzat çatışmaları yönetenler arasındaydı[43].
Dersim’den bekledikleri desteğin gelmemesiyle, isyan başladığı hızla bitti. Bu kısa süren, fakat bir o kadar ilginç olan isyan, yalnız Alişer’in çabalarına bağlanabilir mi? Alişer’in işini kolaylaştıran başka faktörlere daha değinmek gerekiyor. iki dersim Her iki bölgedeki aşiretlerin Dersim kökenli oldukları ve işlenilen tarihe kadar da Dersim’le ilişkilerini canlı tuttukları belirtilmişti. Yine de arada önemli bir fark vardı.
Koçgirililer Batı Dersim aşiret birliğine, Varto aşiretleri ise Doğu Dersim’deki aşiretlerden birisine bağlıydılar. Geleneksel Dersim, Batı ve Doğu olmak üzere iki gruba ayrılır.
Batı Dersimli’lerin büyük bölümü Şeyh Hasanlar olarak bilinirler. Şeyh Hasanlar, yirmiden fazla aşiretin oluşturduğu bir konfederasyondur. Şey Hasanların reisleri, bölgenin son muhalif liderlerinden Seyit Rıza’nın bağlı olduğu Yukarı Abbasan aşiretinden çıkardı. Dersim’in idari merkezi Hozat olmasından dolayı, siyasi gelişmelere daha fazla katılım gösteren bir topluluktu. 1890’lara kadar birlikteliklerini koruyan Şeyh Hasanlar İmparatorluğa karşıtlıklarıyla tanındılar[44].
Bu yüzden, yönetimin daha fazla ilgisini çektiler. Abdulhamit’in aşiret mekteblerine aldığı kişiler buradan çıktı ve yine paşalık unvanları vererek yönetime bağlamak için şahıslar -Koçgiri örneğinde olduğu gibi- buralardan seçildi. Abdulhamit yönetimiyle ilişkilerin bu boyutunu yaşayan bölge Alevileri belki bundan dolayı, tıpkı Hamidiye Birliklerine dahil olan Sunni Kürt aşiretlerinde olduğu gibi, 1918 sonrası mevkilerini kaybedecekleri tereddüdünü yaşadılar. Bu yüzden Alişer, 1920 yılında Batı Dersim’de ‘hilafet ordusu müfettişi’ unvanıyla dolaşıyor ve yaptığı konuşmalarda, Mustafa Kemal’i Padişah’tan habersiz işler yapmakla suçluyordu[45].
Koçgirililer böyle bir bölgeyle organik ilişkisi olan ve desteğini alan bir topluluktu. Tıpkı Şeyh Hasanlar gibi onlar da değişik tayfalardan oluşmuşlardı. Koçgiri liderleri İbolar olarak bilinen tayfadan çıkardı. Bölgedeki diğer Alevi Kürt aşiretleriyle (Şadilli, İzol, Canbegan, Germiyan, Çarekan) karşılaştıramayacak kadar kalabalık nüfusa sahiptiler. Batı Dersimden aldıkları desteğin yanı sıra, Abdülhamit’in verdiği statü, onları bölgenin tek yöneticisi durumuna getirdi. Yanı sıra Koçgiri ekonomik açıdan daha iyi bir konumdaydı.
Bu yüzden, Dersim’de yaşanan aşiret çatışmaları ve çekişmelerine daha uzak konumdaydılar. Bu da Koçgiri aşiretinin liderliğinin diğer aşiretler tarafından tanınmasını kolaylaştırmaktaydı. Dolayısıyla Koçgiri aşiret liderlerini etkilemek bölgeyi yönlendirmek için yeterliydi. Bunun için de Alişer’in konumundan daha iyi bir konum olamazdı; çünkü, Koçgiri aşiret reisleri bizzat onun yanında yetişmişlerdi. Abdulhamit’in siyasetinden kısmen faydalanan Koçgiri ve Batı-Dersim aşiretlerinin aksine, Varto bölgesi aşiretleri (Hormek, Lolan, Çarekan, Abdalan) tıpkı bağlı oldukları Doğu Dersim aşiretleri gibi göreceli olarak idari merkezlere uzaktılar. Ayrıca Varto aşiretleri Doğu Dersim’deki gibi bir aşiretler üstü formasyona sahip değildiler.
Her birinin Dersim’le ilişkisi büyük oranda kendi aşiretleriyle sınırlıydı. Ekonomik olanakların da sınırlı olması, bu bölgede çekirdek aşiretçiliği ayakta tutan başka bir faktördü. Bu yüzden aşiretler arası sürtüşmelerin zemini her zaman hazırdı. 1. Dünya Savaşı’nın bölgeye yıkıcı etkileri, bu sürtüşmeleri daha da derinleştirecek bir temel attı. Varto Alevilerinin bu yapıları, Sunni Cibranlılar’ın baskılarına karşı ortak cephe oluşturmalarını engellemekte ve bu da onları kendilerini savunmak için dış destek aramaya zorlamaktaydı[46].
Aslında Varto bölgesinin Koçgiri’yle paylaşmadığı ve onu daha fazla meşgul eden başka bir sorunu vardı. kürt olmanın sorunları Varto bölgesinde etnik kimliğin tarifi Koçgiri’deki gibi belirgin değildi.
Ağırlıklı olarak Alevilerin Kürt, Sunnilerin ise Türk olduğu Sivas-Erzincan hattında, Koçgirililer için her iki özellikleri tartışmasız bir bütünlük oluşturmaktaydı. Aleviliğin Kürt, Sunniliğin ise Türklükle özdeşleştirildiği bu bölgede genel olarak her düzeyde bu tanımlamalar kabul görmekteydi[47]. Bu yüzden örgütlenmelerinin ilk önemli toplantısına Hüseyin Abdal tekkesi de dahil edilebilinmişti. Yine isyanın örgütleyicisi Kürt ulusalcısı Alişer’in şiirlerinde de bir o kadar da Alevi motifleri bulmak mümkündü.
Varto bölgesinde ise durum biraz daha karışıktı. Alevi ve Sunni nüfusun eşit orantıda olduğu bu bölgede, Sunni Cibranlılar silahlı güçleriyle baskın bir konumdaydılar. Sultan Hamid 1890 sonrası bölgedeki tercihini Cibranlılar lehine yapıp onları Hamidiye Alaylarına dahil ettiğinde, bu onların baskılarını meşru bir destekle artırarak sürdürmelerini sağlamıştı. Bu yüzden 1890 sonrası süreçte iki topluluk arası din yanı sıra, siyasi ayrım da daha da derinleşti. Böylelikle Alevilerin, Cibranlıları koruyan İstanbul’a karşı mesafesi de arttı.
1918’de İmparatorluğun dağılma arifesinde Cibranlı Halit kendi konumunu koruyabilmek için Kürt cephesine geçip, Alevi aşiretleri de buna davet ettiğinde mümkün olmayan bir şeyi gerçekleştirmek istiyordu. Aslında, toplantının yapıldığı tarihe kadar Cibranlılar Alevileri Kürt olarak görmezlerdi. Koçgiri bölgesinin aksine, Varto’da ‘Kürt’ terimi ‘Müslüman’ olmakla eş tutulmaktaydı.
Bölge Sunnilerince Aleviler de Müslüman olarak kabul edilmediklerinden, Kürt sayılmazlardı. Aleviler ‘Kızılbaş’ veya ‘Alevi’ olarak adlandırılır ve kendilerini de bu terimlerle tanımlarlardı[48]. Sunni ve Osmanlı karşıtlığının bizzat Cibranlılarla olan günlük sürtüşmelerle canlı tutulduğu Varto’da, bundan dolayı Bektaşi temsilcilerinin iktidar lehine çabaları daha başarılı olmaktaydı. Bektaşi temsilcileri, bu tür girişimleri 1. Dünya Savaşı esnasında Koçgiri ve Batı Dersim’de yapmışlardı Varto’daki ikilemleri yaşamayan bu bölgede sonuç alamamışlardı[49].
Tekke’nin, Mustafa Kemal hareketiyle yakın ilişkilerini bölge aşiretlerine aktarma çabalarının ise, farklı bir durum yaşayan Varto Alevileri üzerinde etkili olduğu açıktı[50]. Cibranlı Halit’i koruyan Osmanlı’nın yıkılmasına Varto’lu Aleviler yalnızca sevinebilirlerdi. Mümkün olduğu yerde ise bu süreci desteklemekten de kaçınmadılar.
Kürtçe konuşmanın sorunları Varto’daki Sunni ve Alevi aşiretleri arasında başka bir fark da konuştukları dillerden kaynaklanıyordu. Burada Sunni aşiretler Kurmanci, Alevilerin büyük çoğunluğu ise Zazaca konuşmaktaydı. Bu özellik, onların karşı karşıya gelişlerini ne kadar etkiledi? Bu bölgelerde genel olarak iki grup içerisinde de iki dil yaygındı ve bu her yerde Alevi- Sunni ayrımına tekabül etmezdi. Sunni Kürtler içerisinde Zazaca ve Kurmanci konuşanlar olduğu gibi, Alevilerde de bununla karşılaşılıyordu.
Alevi Kürtler için bu ayrım bölgesel bazda şöyle ifade edilebilir: Dersim içinde çoğunluk Zazaca konuşurken, Mazgirt, Pertek, Hozat gibi ilçelerde göz ardı edilemeyecek bir Kurmanci konuşan topluluk vardı. Yine Dersim’i çevreleyen illerden Erzincan, Erzurum, Bingöl, Muş, Elazığ’daki Alevilerin çoğunluğunun dili Zazaca iken; Sivas, Malatya ve Maraş ve kısmen Erzincan bölgesindeki Alevilerin dili ağırlıklı olarak Kurmanci idi.
Yan yana yaşadıkları yerlerde ise genelde aşiretler iki dilli olmaktaydı. Farklı dil konuşmalarının Alevi aşiretleri arasında bir ayrıma yol açtığına dair veriler yoktur. Zaten onları birleştiren ve kimliklerinin önemli bir parçası olan Alevi inancın temsilcileri olan Seyit aileleri de kendileri gibi iki dilliydiler.
Diğer yandan Alevi Kürtlerin dillerine karşı özel ilgilerini gösteren fazla bir veri de yoktur. 19. yüzyılın sonlarından itibaren Osmanlı sınırları içinde gelişen Kürtçülük çalışmaları, Sunni Kürt kökenli aydınların girişimiyle Kurmanci’nin yazı dili olarak yaygınlaşmasını da sağlamıştı[51]. Alevi Kürt ileri gelenlerinden de bu çalışmalar içerisinde yer alanlar olmasına karşın, bu onların kendi dillerine karşı böyle bir çaba göstermelerine yol açmadı. Bildiğimiz kadarıyla bu yönde tek istisna Alişer olmaktadır. O, Koçgiri isyanının hazırlığı sırasında Kürdistan Teali Cemiyet (KTC) tarafından çıkartılan Kurmanci ‘Jin’ dergisini bölgesinde dağıtımı ve okunmasını teşvik etmiş ve Kürtçe konferanslar vermişti[52]. Yine onun, Koçgiri ve sonrası Dersim’de Kürtçe’nin daha aktif kullanımı için çaba sarf ettiği yönünde bilgiler vardır[53].
Koçgiri bölgesinin Kurmanci ağırlıklı olması ve okur oranının yüksekliğinin Alişer’in propagandalarının cevap bulmasına ne kadar katkı sağladığını tespit etmek zordur. Aynı zorluk, ters bir durum yaşayan Varto’da ne kadar etkili olduğu için de geçerlidir. Yine de dil faktörünün her iki bölgede etkisinin sınırlı olduğu kanısı ağır basmaktadır. Bu önceden belirtildiği gibi, salt Alevi Kürt aşiretlerin dillerine olan ilgisizliğine bağlı değildir. Varto bölgesinde konuşulan farklı dillerin sorunların ağırlaşmasına katkı yaptıklarına dair veriler yoktur. Tam aksine burada iki dillilik yetişkinler arasında yaygın bir fenomendi.
Varto’da Zazaca konuşanlar Kurmanci’yi, Kurmanci konuşanlar da Zazacayı kendilerine yabancı görmezlerdi. Ayrıca dil önemli bir etken olsaydı, Alevilerin Sait isyanına biraz daha ilgili olmaları gerekiyordu. Çünkü, 1925 isyanının liderleri (Şeyh Sait dahil) ve katılan tabanın önemli bölümü Zaza idi. Varto Alevileri için bu da dikkate değer bir özellik değildi; çünkü, Sait ve taraftarları her şeyden önce Sunniydi.
Kürt ulusalcılığının Kurmanci konuşan Aleviler üzerinde daha etkili olabileceği savını zayıflatan başka örnekler de var. Koçgiri isyanına Malatya, Maraş ve Mazgirt gibi Kurmanci konuşan Alevilerden destek gelmedi. Zaten Koçgirililer de ilk etapta desteği onlardan değil, kendilerini köken olarak bağladıkları çoğunluğu Zazaca konuşan Dersim aşiretlerinden istediler. Başından itibaren bütün çabaları bu yönde oldu. Öte yandan KTC’nin de bölgede çalışmaları iki merkezle sınırlı kaldı: Umraniye ve Hozat[54]. Birisi ağırlıklı Kurmanci, diğeri Zazaca konuşmaktaydı. Her iki bölgenin ortak yanı Şeyh Hasanlı olmaları ve bu aşiretin bir üyesi olan Alişer tarafından örgütlenmiş olmalarıydı.
Dış faktörler:Ermeniler ve misyonerler Yirminci yüzyılın ilk çeyreğinde bölgede günlük hayatın değişimini belirleyen önemli gelişmelerden birisi de Ermeni nüfusunun yok olmasıydı. Bu süreç, Ermenilerle yakın komşu ilişkiler yaşayan Alevi Kürtleri de etkisiz bırakmadı. Ermenilerin 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren bölgede faaliyetlerini artırmalarının nedenlerinden birisi Batılı misyonerlerin çalışmaları olmuştu. Hıristiyan Ermenileri Protestanlaştırmak için gelen misyonerler, onların ulusal bilinç kazanması ve aktif taleplerde bulunmaları için çalışmalar yapıyorlardı.
Bu çalışmalar sırasında, Alevilerle de tanışmış, kimi yerlerde sıcak ilişkiler kurmuş ve Alevileri de yönlendirebileceklerine inanmışlardı. Alevileri, Hıristiyanlara yakın bir grup olarak görmeleri, bu çabalarında belirleyici olmuştu[55]. Sivas bu çalışmaların en yaygın olduğu bölgelerden birisiydi. Ayrıca Sivas, 1900’lerden itibaren orta Karadeniz ve güney illerinde (Tokat, Amasya, Sivas) Pontus hareketlerinin de faaliyet alanı içindeydi[56].
Pontusçuların çalışmaları 1918 sonrası açık silahlı faaliyetlere dönüşmüştü. Koçgiri isyanının öncesine kadar bölgede faal olan misyonerler, Kieser’e göre, onların ulusalcı olmalarında da rol oynamıştı. Kieser, misyoner çalışmalarının Ermeniler’de olduğu gibi, Aleviler’de de kendilerine güvenin artması ve hatta bir Alevi rönesansının yaşanmasına yol açtığını öne sürer. Bu hem misyonerlerle doğrudan ilişki sayesinde hem de dolaylı olarak Alevilerin iyi ilişkiler yaşadıkları Ermeniler aracılığıyla olmuştu[57].
Misyonerler ve Ermenilerle ilişkilerin Aleviler üzerinde bu yönde bir etki yaptığını kanıtlayacak ciddi veriler yoktur. Kieser’in savını desteklemek için öne sürdüğü kaynakların büyük bölümü misyonerlerin kendilerine aittir. Bunlar da oldukça abartılı ve tek taraflı beklentilerin ürünüdür. Bu etkilenmeden bahsedilse bile, bunun neden yalnız Sivas Alevileriyle sınırlı kaldığı sorusu da sorulabilir. Aynı misyoner çalışmaları Malatya, Harput ve Maraş’ta da olmasına rağmen, taleplerini yüksek sesle dile getiren Alevileri buralarda görmek mümkün değildi.
Ermeni nüfusuna uygulanan şiddetin kendisini, Koçgiri isyanının önemli nedenlerinden biri olarak değerlendirenler de vardır. Buna göre, Aleviler, Ermenilere yapılanların kendilerine karşı da yapılacağı tedirginliğiyle isyan etmişlerdi[58]. İsyanın yalnızca Koçgiri’yle sınırlı kalması, korkusunun neden yalnız Koçgiri’de etki yaptığı sorusunu gündeme getiriyor. Diğer yandan Koçgiri’deki isyan öncesi yapılan çalışmalar ve isyan süresince ilan edilen istemler dikkate alındığında, bu faktörün, isyancı liderler için bir propaganda malzemesi dışında, Koçgiri olaylarında etkisinin olmadığını gösteriyor. Aslında Ermenilere uygulanan şiddetin başka bir etkisinden söz etmek daha doğru olacaktır.
Alevilerin Ermeni toplumuyla iyi ilişkileri olduğu ve birçok yerde Ermenileri korudukları yönünde veriler vardır. Bunu tüm Aleviler için söylemek mümkün değildir. En azından Erzincan ve Varto bölgesinde Ermenilere karşı çatışmalara katılan ve Hozat gibi yerlerde onları Osmanlı birliklerine teslim eden Aleviler de vardır[59]. Ermenilerden boşalan yerler bu yöredeki Alevi aşiretlerce gasp edilmişti. Ermenilerin geri dönmesi bu kazanımların elden gitmesi anlamına gelmekteydi. Ayrıca 1918 sonrası uluslararası antlaşmalar bu bölgeleri kurulacak bir Ermenistan’a devredilmesini öngördüğünde, bölgedeki Sunni Kürt aşiretleri gibi onlar da Ermeni çalışmaları karşısında yer aldılar.
Bu yüzden antlaşmaları onaylayan İstanbul hükümeti değil de, onlara açıkça savaş açan Mustafa Kemal ve arkadaşlarının yanında yer almaları tesadüf değildi. Tıpkı Sevr Antlaşması’na karşı uluslararası kurumlara telgraflar çeken, Ankara’da kurulan mecliste yer almakta tereddüt etmeyen ve Koçgiri’ye karşı duran aşiretlerin ve şahısların da aynı bölgelerden olmaları gibi. sonuç Bu makalede bir geçiş dönemi olan 1918-23 yılları arası, Varto ve Koçgiri örneğinden çıkarak, bölge Alevilerinin Mustafa Kemal hareketiyle olan ilişkileri değerlendirilmeye çalışıldı.
Sonuç olarak şu tespitler sıralanabilir: Varto Alevilerinin Mustafa Kemal’in yanında yer almaları, Alevilerin başından itibaren Kemal’in cumhuriyetçi, ilerici görüşlerinden kaynaklanmadı. Varto’nun Kemal yanlısı olması, Varto’daki sorunlar ve aşiretler arası ilişkiler ve inanç farklılıklarının bir zorunluluğu olarak açıklandı. Aslında Varto’da Alevi aşiretlerin, öteden beri sürtüştükleri Cibranlıların içinde yer aldıkları bir Kürt isyanına karşı çıkması, aşiret toplumunun özelliklerinin hakim olduğu ve din sürtüşmelerinin yaşandığı bu bölgede açıklanması zor bir durum değildir.
Varto Alevileri ‘düşmanımın düşmanı dostumdur’ gibi bir siyasetle hareket ettiler ve yaşamlarını korumak için Cibranlıların başarısının karşısında durdular. Varto’ya göre Koçgiri’nin isyancı karakterinin izahı daha karmaşıktır. Diğer Alevi Kürt bölgelerinden daha iyi ekonomik ve sosyal konumda olan Koçgiri’nin böylesi bir serüvene başlayıp sahip olduğu her şeyi yitirme riskini alması, aşiret toplumunun özellikleriyle açıklamak mümkün değildir. Koçgiri isyanı aşiretlere dayansa da geleneksel bir aşiret eylemi değildir; aşiretler ötesinde ulusalcı kişilerin girişimidir.
Bu kişilerin, sosyal ortamın uygunluğunun yardımı ve tesadüfi olayların sonucu yakaladıkları bir fırsattır. Onlar, bu erken dönemde aşiret ruhunun her düzeyde hakim olduğu bir toplumu ulusal motiflerle ayaklandırmaya çalışmışlardır. Hızlı yenilgileri de erken olmalarından kaynaklanmaktadır. Aşiret bağları olan Batı Dersim dışında destek görmemişler ve Alevilerin büyük bölümü ve Sunni Kürtlerin tümü onları yalnız bırakmıştır. Koçgiri’nin yenilgisi sonraki Kürt eylemlerinin yenilgisinin başlangıcı ve Kürt toplumunun sorunlu yapısının bir ilk yansıması olarak görülmelidir.
Bu yüzden Alevilerin Cumhuriyet’le ideolojik buluşmaları bu döneme ait değildir. Zaten Cumhuriyeti kuracak kişilerin de bu dönemde cumhuriyetçilik lehine açıkça ilan edilmiş programları da yoktur. Alevilerin Cumhuriyet’in modernist, laik yanıyla buluşması, Mustafa Kemal ve sonraki liderlerinin bu fikirleri uygulamaya koymalarıyla başlayacak 1923 sonrası döneme aittir.
Bu buluşmada öne sürüldüğü gibi kendiliğinden ve aşikar değil, uzun ve sancılı bir süreçle mümkün olmuştur. Cumhuriyet’in sorunlu inşası en fazla, bu konuda hassas olan Alevileri etkilemiş ve etkilemeye devam etmektedir.
Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde Anadolu kırsalında yaşayan Aleviler, iki dinsel merkeze sahipti. Birincisi Hacı Bektaş tekkesi, diğeri ise Dersim (bugünkü Tunceli) bölgesi idi. Geçmişi 14. yüzyıla kadar giden Hacı Bektaş tekkesinin, doğu bölgeleri hariç Anadolu Alevileri için önemli bir yeri vardı. Bu merkezden kırsal bölgelerdeki Alevilerin büyük bölümü yerel ‘dedeler’ aracılığıyla yönetilmekteydi. Tekke’den buralara yapılan yıllık ziyaretlerle ilişkiler pekiştirilmekteydi. Bektaşi tekkesinin sahip olduğu geniş taraftar ağını yaratmasında, onun Osmanlı merkeziyle olan ilişkileri belirleyici olmuştu. Kurulduğu geç Orta Çağ’dan, kısa bir dönem için kapatıldığı 1826 yılına kadar, bu ilişki yalnızca 16. yüzyılın ilk yarısında Osmanlı – Safavi savaşları süresinde kırılma noktasına gelmişti. Osmanlı’nın Şii Safavilerle yaşadığı sürtüşmelerin bedelini Anadolu’daki Aleviler ödedi. Osmanlılar, Safaviler’le işbirliği içinde olan Alevilere karşı sert tedbirlere başvurmuştu.
İmparatorluk açısından bakıldığında tekke, Anadolu’daki aykırı Türkmen aşiretlerini kontrol etmek için bir araçtı. Aşiretler açısından ise, kendileriyle aynı inancı taşıyan bu tekkeye bağlı olmak, merkezi baskıdan korunmak için bir kapıydı. Bu yüzden, tekke, aşırı aykırı düşüncelerin sızması ve İran tehdidine karşı ‘gözetim’ altında tutuldu[8]. Her iki ihtimalin giderek ortadan kalktığı ve Alevilerin politik merkezlerden uzak, kırsal alanlara uzun süren geri çekilişleri, tekkenin aracı işlevini bir derece azalttı.
Bu yüzden onun 1826 yılında kapatılması, Alevi nüfusun şüpheli faaliyetleri yüzünden değil, kuruluşundan bu yana kendisine bağlanan Yeniçeri Ocakları’yla ilişkilerinden dolayı idi. 19. yüzyılın ilk yarısında yürürlüğe konulan reformların uzantısında bu birlikler ortadan kaldırıldığında, tekke de onlarla ruhani ilişkilerinden dolayı payını almıştı. Bektaşi tekkesinin etkili olmadığı doğu bölgelerindeki Aleviler için ise merkez, dağlarla çevrili Dersim bölgesiydi. Burada dini merkez bir tekke etrafında değil, kendilerini Ali soyuna bağlayan ve ‘Seyit’ unvanı taşıyan kutsal aileler çevresinde örgütlenmişti. Bölgedeki aşiretler için inancın ruhani merkezlerini bu aileler oluşturuyordu.
Bölgenin bir Kürt beyliği olarak imparatorluktan aldığı özerklik, merkezi yönetimin uzun süre bölgeye olan ilgisizliği ve aşiret sisteminin ayakta durması, yakın bir zamana kadar idarenin denetiminden uzak yaşamasını sağlamıştı. Bu da bölgede çalışma yapan seyitlerin faaliyetlerini sürdürmelerini kolaylaştırmıştı. Bu ailelerden en önemli olan Ağuçan, Derviş Cemal, Kureyş ve Baba Mansur Seyitleri aşiretleri karmaşık bir sistemle kendilerine bağlamışlardı. Aşiretlerle kurulan ruhani ilişki kalıtsal olarak kabul gördüğünden, kuşaklar ve bölgesel dağılımdan etkilenmemişti. Nitekim, Dersim yöresinden 17. yüzyıldan itibaren Sivas, Malatya, Maraş, Muş, Erzincan ve Erzurum gibi illere dağılan aşiretler, ilişkinin aksaması değil genişlemesini sağlamıştı.
Aşiretlerle birlikte onlar da göçlere katılmış, ya da Seyit ailelerinin üyeleri Dersim’den bu bölgelere yaptıkları yıllık ziyaretleriyle ilişkilerin sürmesini sağlamışlardı. Seyitler, Dersim aşiretleriyle birlikte çevre illere yayılmalarına rağmen, taraftarları arasına Kürt aşiretlerin dışında başka etnik kimlikleri dahil edemediler. Onlar, zaman içerisinde bu aşiretlerin özelliklerini almadan da kendilerini kurtaramadılar. Seyit aileleri, tıpkı aşiretler gibi, iki düzeyde iç farklılık gösterirler:
Birincisi, onlar gibi kendi içlerinde ve aralarında ailesel bazda bölünmüş olmak; ikincisi, yine aşiretler gibi Zazaca ve Kurmanci olmak üzere iki dil konuşuyor olmak. Bu faktörler, onların çalışma alanlarını sınırlamakta ve kendi içlerinde bir merkezin çıkmasını engellemekteydi[9]. İmparatorluğun Balkanlar ve Orta-Doğu’da toprak kaybı, Anadolu’nun, dolayısıyla Alevilerin birçok yönden daha fazla dikkatleri çekmesine neden oldu. Merkezi idarenin Alevilere artan müdahalesi beraberinde farklı tepkileri getirdi. Bektaşi tekkesinde bu süreç 1826’da, Dersimlilerde ise 1860’larda bölgenin son beyi Şah Hüseyin’in Dersim’den sürülmesiyle başladı.
Bektaşiler, tekkenin kapatılmasından sonra, 19. yüzyılın son çeyreğinde yeniden toparlanıp, daha fazla politik gelişmelere dahil oldular. Osmanlı’nın son döneminde onun modernleşmesi için faaliyet gösteren kuruluşlar içerisinde onlar da yer aldılar. Bu çabaların sonucu olarak 1908 yılında iktidarı ele geçiren İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin (İTC) üyeleri arasında da vardılar[10]. Bu destek, tarikatın etkili olduğu -tıpkı İTC’nin kendisi gibi- Balkan ve Trakya’daki taraftarlarıyla sınırlı değildi. Bektaşi tekkesinin sorumluları Anadolu’da Aleviler arasında İTC için destek arayışlarına katıldı. İTC’nin Türk milliyetçiliğine kayması ve yine İTC’nin bir uzantısı olarak çıkacak Kemalist hareketin aşırı merkeziyetçi ve seküler girişimlerini, tekkenin ne derecede benimsediği hakkında açık veriler olmasa da, 1908-25 arası Bektaşi liderleri iktidar sahipleriyle ilişkilerine devam edeceklerdi.
1926 yılında tarikatların yasaklanmasıyla kendi tekkelerine ikinci kez kilit vurulduğunda, bunun doğru bir karar olduğunu beyan edecek kadar Ankara’nın yanındaydılar[11]. Dersimli Alevilerin yeni dönemde Bektaşiler kadar başarılı oldukları söylenemez. Şah Hüseyin sonrası bölgeleri kargaşaya sürüklenmişti. Bölgenin güçlü aşiret yapısı ve dini düzeyde aileler bazında bölünmüşlüğü, ortak siyaset oluşturmalarının önünde büyüyen bir engel oldu. Bu yüzden 1920’lere kadar olan süreçte, bölgenin, periyotlarla kendi içinde olduğu kadar değişik nedenlerden ötürü yönetimle şiddetli çatışmalar yaşadığını görmekteyiz[12].
Dönem boyunca iktidar merkezleriyle ilişki kurma girişimleri de oldu. Sultan Hamit’in bölge aşiretlerini silahlı birliklere dönüştürmek için kurduğu Aşiret Alayları’na, (‘Hamidiye Alayları’ olarak da tanındı) Dersimli aşiretler de ilgi gösterdi. Bölgeye karşı duyulan güvensizlikten dolayı onlar kabul edilmediler[13]. Buna rağmen birliklere subay yetiştirmek için İstanbul’da kurulan ‘Aşiret Mektebleri’ne Dersimliler’in dahil olmasına müsaade edildi[14]. Yine 1. Dünya Savaşı dönemi boyunca Osmanlı cephesine dönem dönem Dersimli aşiretler de destek verdiler[15].
Ayrıca 1918 sonrası Mustafa Kemal’in karşısında olduğu kadar yanında da Dersimliler olacaktı. Buna rağmen bölge aşiretleri genelde yönetime karşı oluşlarıyla tanındılar. Bu yüzden onların yanaşma çabaları şüpheyle değerlendirildi. Kritik bir dönemde ‘Kürt ulusalcılığı’ adına isyan eden Koçgiri bunun önemli bir kanıtı oldu[16]. Dersim ve çevresindeki Alevi aşiretlerin başarısız çabalarını açıklık getirmek için iki konuyu biraz daha irdelemek gerekiyor. aşiretçilik, alevilik ve milliyetçilik Dersimli aşiretlerin gelişen milliyetçilikler arasında bir bütün ‘taraf’ olamamalarını engelleyen iki faktör vardı:
İlki onların Alevi, ikincisi ise aşiret yapılarının özellikleriyle alakalıdır. Şiilik, tasavvuf ve tarikatçı geleneğin buluşmasının popüler bir varyantı olan bölge Aleviliği, geç Orta Çağ’dan itibaren Seyit aileleri aracılığıyla aşiretler üzerinde etkili olmaya başladı. Barındırdığı özellikler, gelişmeler karşısında onların girişimci ve bütünleştirici olmalarını engellemekteydi. Şii akımına mensup olmalarından dolayı sahip oldukları İmam merkezli anlayışları gereğince, en önemli politik istemleri halifeliğin İmam soyunu temsil edenlere verilmesi oldu[17]. Bu da onları Sunni halifelerle karşı karşıya getirmekteydi. 16. yüzyılın başlarında Şah İsmail’in başarısız girişimi, taraftarları olan toplumun uzun süre merkezi iktidardan uzak yaşaması ve bölgede aşiretler üzerinde kurdukları göreceli iktidarları onların bu hedefini geri plana itti. Yerine konumlarının kabullenmesiyle sınırlı bir siyaset sürdürdüler[18].
Bunun yanı sıra sahip oldukları tasavvuf düşüncesi de 20. yüzyılda boy gösteren milliyetçi hareketlere mesafeli olmalarına neden oldu. Tasavvuf düşüncesinde hakim olan sevgi söylemi onları hümanistleştiren önemli bir etkendi. Özünde tüm toplumlara eşit bakan, adaletsiz ve eşitsiz dünya düzenine karşı çıkan bu söylem, onlara adaletsiz iktidardan uzak durmalarını da öğütlüyordu[19]. Diğer yandan, sahip oldukları ‘tarikat’ anlayışlarıyla bu ikilemler örtüşmekteydi. Tarikat fikri, Tanrı’yla yeniden bütünleşmek için öngördükleri dört aşamalı anlayışlarının ikincisini temsil etmekteydi. Karşıtları olan Sunnileri –tıpkı kutsal kitaba bağlı Hıristiyan ve Yahudileri de gördükleri gibi- bu aşamaların ilk basamağını temsil eden ‘şeriat’ kapısında değerlendirdiklerinden, ruhani düzeyde kendilerinden bir derece düşük görmekteydiler.
Bu yaklaşım onlara farklı olduklarını söylüyor ve farklı da davranmaları gerektiğini öğütlüyordu. Düşünsel olarak Sunnilerin taklit edilmesini olanak sunmayan bu anlayış, 20. yüzyılda bölgede gelişen ırkın farklılığını esas alan iktidar amaçlı ‘milli’ söylemlerle mesafeli olmalarının diğer bir nedeniydi. Yapılarındaki bu olgular onların gelişmeler karşısında pasif bir tutum içerisine girmelerine neden olurken[20], taraftarları olan aşiretlerin de dünyasını büyük oluşumlara kapatan farklı etkenler vardı. Aşiretler için her şeyden önce aşiret için düşünmek, onun değerlerine ve reisine bağlı kalmak temel güdüydü. Hayatta kalmak ve müdahalelere karşı kendini savunmak için bu şarttı. Altmıştan fazla aşiret ve tayfanın yaşadığı bölgede, bu temel prensip tersten de formüle edilebilirdi: “kendi pozisyonunu korumak için ötekinin yükselmesine fırsat vermemek”. Sınırlı ekonomik olanakların olduğu, güç merkezlerinden uzak bu bölgede bu güdü sürekli sınanmakta, değişen ittifaklara ve sürtüşmelere yol açmaktaydı.
Değişen birliktelikler ve çatışmalar içinde tek değişmeyen, ‘düşmanın düşmanının dostluğu’ kuralıydı -bu temelde kurulan ittifakların ne kadar göreceli ve kısa ömürlü olabileceği ise bilinmekteydi[21]. Yükselmek için ekonomik olanakların sınırlı olduğu Dersim’de, öne çıkmanın yine de kimi yolları vardı. Bunlardan ilki şiddet kullanma derecesine bağlıydı. Bu da çoğu zaman aşiretin nüfusu ve coğrafi konumuyla ilgiliydi. Dağlık bölgelerde yaşayan, sınırlı düzeyde tarımcılık yapan aşiretler şiddete en fazla başvuran ve en tecrübeli olanlardı. Onlar, eksik üretimlerini yaptıkları talanlarla telafi etmeye çalışıyorlardı. Yaşadıkları dağlık alanlar da onları karşı saldırılara karşı koruyordu.
Osmanlı denetiminin zayıf olduğu dönemlerde çoğu kez Dersim dışında yaptıkları talancılıkla geçimlerini sağlıyor ve zenginleşebiliyorlardı. Bunun bir sonucu olan nüfus artışı, yayılmayı ve toprak işgallerini de beraberinde getirmekteydi. Aşiretlerin Dersim dışına göçlerinin önemli nedenlerinden biri buydu. Cumhuriyet’le birlikte Dersim çevresinde sağlanan denetimlerle bu aşiretler de talanlarını içe yöneltmeye başladılar. Bu da iç çatışmaların artması ve daha fazla bölünmeyi beraberinde getirdi[22].
Aşiretlerin ikinci yükselme aracı ise politik merkezle kurdukları ilişkiler olabiliyordu. Bu yönteme başvuranlar da çoğu kez şiddet uygulamaktan göreceli olarak uzak duran, ya da dağlı aşiretlerin istilası altında olan ova aşiretleriydi. Osmanlı’nın bölgeye sınırlı ilgisi uzun dönem bu aracı etkili kılmamıştı. Yönetim bölge temsilini bir beyle sınırlandırmış ve aşiretlerle kendisi arasındaki aracılığı ona bırakmıştı. Bu beylerden sonuncusu olan Şah Hüseyin’in görevine son verildiğinde, ortaya yeni bir durum çıktı. Bölgede etkili olmak isteyen yönetim, yeni aracılar yaratmak için girişimlere başladı. Önceki sayfalarda belirtildiği gibi, 1890’ların başlarında Hamidiye birlikleri uzantısında kurulan Aşiret Mektebleri’ne Dersimli aşiretlerin katılımına sınırlı ölçüde müsaade edilmişti. Bu mekteplere alınanlar arasında Ferhadan ve Karabalan gibi Hozat aşiretlerinin çocukları vardı. Seçim tesadüf değildi. Dersim’in idari merkezi konumundaki Hozat, Abbasan ve Qozu (Koç Uşağı) gibi aşiretlerin silahlı tehdidi altında yaşanmaktaydı. Bunu da en fazla hisseden Karabalan ve Ferhadan gibi şiddete göreceli uzak olan ova aşiretlerdi[23].
Siyasi otoriteyle yapılan bu işbirliği, Abbasan ve Qozu aşiretlerine karşı konumlarını güçlendirmek için yapılmış bir girişimden başka bir şey değildi. Bu işbirliğinin ebedi olmadığını da taraflar bilmekteydi. Sonradan Mustafa Kemal’in yanında yer alarak ünlenecek Diyap Ağa bu dönemi en iyi yansıtan kişilerdendir. Ferhadan aşireti üyesi olarak 1900’ların başında Aşiret Mektebi’nde okudu. Buna rağmen 1908 ve 1916’da Dersim’de patlak veren isyanların liderlerinden birisi de o idi[24].
1920’de Ankara’da Birinci Meclis’e Dersim mebusu olarak girdi ve ‘biz buraya ölmek için geldik’ diyerek Ankara’yı İstanbul’a karşı savunmakta ısrarlı olduğunu gösterdi[25]. 1925 yılında ise, Şeyh Sait isyanın ilk dönem başarılarından etkilenerek, aşiretlerle toplantı yapıp isyan etmeyi planlayan kişi oldu[26]. Sait taraftarları yenilgi aldıklarında da, hızla devlete bağlılığını bildirmekte gecikmedi[27]. Bir başka örnek ise Karabal aşireti üyesi Hasan Hayri’ydi. O, 1890’larda kurulan aşiret mekteblerinde okumuş bir subaydı. 1916 yılında bölgesinin isyana katılmaması için büyük çabalar harcadı[28]. İlk Ankara Meclisi’nde yer aldı ve onun Kürt ve Türk birliğini temsil ettiğini yüksek sesle bildirdi. Buna rağmen 1925 Şeyh Sait isyanıyla alakalandırıldı ve asılmaktan kurtulamadı[29].
Bu dönemde adı geçen Erzincan – Pülümür aşiretlerinden Balabanlar da ilgiye değerdir. Onlar, bölgenin lideri konumundaki Çarekan aşireti karşısında güç olabilmek için, Sultan Abdülhamit’i beklemek zorundaydılar. Bölgenin son beyi Şah Hüseyin bir Çarekan üyesiydi. O tarih sahnesinden çekildikten sonra, ailenin gücünü kırmak için yönetim Şah Hüseyin’in oğullarını Erzincan’a yerleştirmiş ve kendilerine daha az itibarlı mevkiler vermişti. Oğulları bunu kabul etmiş ve böylece Çarekanların bölge aşiretleri üzerindeki etkisinin kırılma süreci başlamıştı. Sultan Abdulhamit’in siyaseti sayesinde, Çarekanların ezeli karşıtları Balabanlar da ilk defa Sarayın desteğini aldılar.
Liderleri Gül Ağa da artık Paşa olanlar arasındaydı. Görevine sadıklığı, 1. Dünya Savaşı dönemince ağır kayıplar veren nadir Alevi aşiretlerinden birisi olmasına neden oldu. Osmanlı ordusuyla çatışmalara katıldığı için Erzincan’ı ele geçiren Rus ve Ermeni birliklerinin baskılarından kurtulmak için aşiretiyle Malatya’ya göç etmek zorunda kaldı. Balabanlar ciddi sıkıntılar yaşadılar[30]. Gül Ağa savaş sonrası aşiretiyle topraklarına döndüğünde Kürtçü eğilimler gösterdi. Koçgiri liderlerinden Alişan Bey onunla görüştüğünde, ‘hani toplarınız nerede’ diye isyanın başarısıyla ilgili şüphelerini dile getirdi. Balaban reisleri 1920’de uluslararası kurumlara ‘Kürtler adına’ telgraflar çekip, Türklerle Kürtlerin birlikteliğini bildirenler arasında yer aldılar[31]. Bu onların son siyasal eylemleri oldu. Sonraki yıllarda Balabanlardan bir daha bahsedilmeyecekti.
Aşiretlerin politik oyunları, geleneksel Dersim toplumunun dağıtıldığı 1938 yılına kadar devam etti. Oyunun kurallarının 1920’den sonra değiştiğini, daha doğrusu Ankara’nın İstanbul olmadığını geç fark edeceklerdi. Ne gariptir ki, farklı açılardan bu değişimin ilk belirtileriyle karşılaşacaklar yine de Varto ve Koçgiri gibi Alevi aşiretlerin yaşadığı sınır bölgeler olacaktı. varto Muş ilinin kuzey batısındaki bu küçük yerleşim yerinin ünü ve hikayesi 1925 yılında Şeyh Sait liderliğinde yapılan Kürt isyanının ilk örgütleyicisi olan Cibranlı Halit Bey’den kaynaklanır.
Halit Bey, adının da ifade ettiği gibi Cibranlı aşiretinin üyesidir. Cibranlılar, Muş- Erzurum hattında yaşayan yarı göçebe bir aşirettir. Sunni inancından olan Cibranlılar, bölgedeki diğer Sunni aşiretler gibi aşırı muhafazakarlığıyla bilinen Nakşibendi tarikatına bağlıdırlar. Cibranlılar bölgede diğer aşiretlere uyguladıkları şiddetle tanındılar. Sultan Abdulhamit’in bölgede gelişen Ermeni istemlerine karşı itaatsiz aşiretlerden faydalanmak için kurduğu Hamidiye Alaylarına, Cibranlıları da dahil etmesi onları daha güçlü bir konuma getirdi.
Halit Bey bu süreçte İstanbul’da Aşiret Mektebi’nde okudu ve 1. Dünya Savaşı’na aşiretinin başında subay olarak katıldı. Cesaretli ve yetenekli bir asker olarak tanındı. Cibranlılar Hamidiye Alayı olarak yalnızca Osmanlı adına savaşlara katılmadılar, yeni konum ve donanımlarıyla aşiretler üzerindeki baskı ve talanlarına da devam ettiler. Hamidiye Alayları’na dahil olmayan bütün aşiretler gibi Varto’da yaşayan Alevi aşiretler de bundan payını aldı[32].
1918’de birliklerin kurucusu Abdulhamit ve onun İmparatorluğu yenildiğinde, Cibranlı Halit de hızla yeni arayışlara girdi. Kendisini kısa zamanda Kürt siyasetinin içinde buldu ve 1919 yılında bölgede Kürt devleti için çalışmalara başladı. Hazırlıkları için ilk çaldığı kapılardan birisi, kısa bir zaman öncesine kadar baskı altında tutmaya çalıştığı bölgedeki Alevi aşiretleri oldu. 1919 yılının sonlarında Karaç köyünde onlara, temsilcisi Binbaşı Kasım aracılığıyla fikirlerini aktardı. Halit, Alevi ve Sunnilerin bir ırktan geldiğini, bağımsızlıklarını almak için birlikte çalışmak gerektiğini ve bu çabanın da uluslararası desteğe sahip olduğunu aktarmaktaydı.
Alevi aşiretlerinin Hamit’in temsilcisine verdikleri cevap kısaydı: “Bizler öteden beri sizlerden ayrı bir zihniyetle yaşamış ve bu uğurda da hesapsız kurban vermiş kimseleriz. Bu işte sizinle birleşmeyiz ve Mustafa Kemal’in doğru yolda olduğunu da Hacı Bektaş Veli önderimizden gelen Delil’ler bizlere anlatmışlardır”[33]. Halit buna rağmen çalışmalarına devam etti. 1925’te Şeyh Said isyanıyla son bulacak bu hazırlıklar için Azadi örgütünü kuranlar arasında yer aldı. İsyanı fiilen kendisi yönetemedi. O ve onun gibi asker kökenli arkadaşları 1924 yılının sonbaharında Beytüşşebap’ta yaşanan olaylardan dolayı tutuklandı. O, bundan kısa bir süre sonra da Bitlis’te asıldı.
Cibranlı Halit ve arkadaşlarının tutuklanmasından sonra Azadi örgütünün sorumluluğu Şeyh Sait ve yakınındaki diğer Şeyhlere kaldı. Onların liderliğinde isyan hazırlıkları devam ettiğinde, bölge Alevilerinin 1919 yılında ifade ettikleri şüpheleri gerçekleşmiş oldu. Alevilerin, Muhafazakar Nakşibendi Şeyhlerinin yürüttüğü bir isyana destek vermeleri mümkün değildi; çünkü, belirttikleri gibi, başarıya ulaştıkları takdirde kendilerini iyi bir gelecek beklemiyordu. İsyanın karşısında durmaktan bu yüzden çekinmediler. 1925 yılının ilkbaharında isyan süresi boyunca yer yer onlarla çatıştılar[34].
Koçgiri Cibranlı Halit’le aynı zamanda Kürt siyasetine dahil olan Alevi kökenli Kürtler de vardı. Bunlar Sivas’ın Koçgiri bölgesinde yaşıyorlardı. Koçgirililer isyanlarını organize etmekte Halit’den daha başarılı oldular -her ne kadar başarısızlık konusunda aynı kaderi paylaşsalar da. Koçgirili liderler 1920’nin temmuzunda ilk çatışmalarını yaşadılar. 1921 yılının yaz mevsimine kadar sürecek olaylar esnasında karşılarında yeni iktidar merkezi Ankara’yı ve ona bağlı güvenlik kuvvetlerini buldular.
Sivas - Erzincan arası yayılmış Koçgirililer, kalabalık nüfuslarıyla, bölgede en etkili aşiretti[35]. Aşiretin etkisini artıran başka bir faktör de, onların Dersim bölgesiyle olan güçlü ilişkileriydi. Koçgirililer kendilerini Batı Dersim’in yerlileri olan Şeyh Hasan aşiretlerine bağlarlardı. 20. yüzyılın ilk çeyreğine kadar da canlı kalan bu ilişki, ancak Cumhuriyet’in bölge üzerindeki kontrolünün artmasıyla yok olacaktı[36].
Koçgirililer isyan hazırlıklarını yaptıklarında kendilerine diğer Alevi Kürt aşiretlerin, özellikle Dersim bölgesinin ve sonra Sunni Kürtlerin yardımda bulunacağına inandılar. Beklentileri büyük çapta gerçekleşmedi. Yalnızca sınırlı bir Dersimli grubu onlara destek sundu; Alevilerin büyük bölümü ve Sunni Kürtlerin tümü onlardan uzak durmayı tercih etti; aynı dönemde kendi bölgesinde isyan hazırlıkları yapan Cibranlı Halit de.
Koçgiri isyanı Türkiye tarihinin önemli bir dönüm noktasında gerçekleşti. Küçük bir bölgeyi ve grubu aşmasa dahi, üzerinde durulması gereken bir isyandır bu. Her şeyden önce o, Alevilerin Anadolu’da uzun bir süreden sonra gerçekleştirdikleri ilk politik eylemdi. İkinci olarak, 1918 sonrası Türkiye’sinde Kürtler adına yapılmış ve açık ulusal hedefleri olan ilk isyandı. Koçgiri, o tarihe kadar hiç bir olayda adı geçmeyen, aksine yerleşik ve barışçıl aşiretlerin yaşadığı bir bölge olarak biliniyordu.
Koçgiri’nin, bu ilklere imzasını atacak kadar değişmesine neler sebep olmuştu? 1910’larda bölgede bulunmuş, gezmiş İngiliz Mark Sykes onları şöyle tanımlıyordu: ‘Bu insanlar farklı ve belirgin özellikleri olan bir ırktandırlar; şimdiye kadar karşılaştığım, Dürziler ve Maltyalı Sinemelliler dışında hiç bir topluma benzemiyorlar. Uzun boylu, yakışıklı ve iri yapılı tipleriyle antik çağdakilerin Jupiter Olimpos’o atfettikleri özellikleri yansıtıyorlar: dolgun dudaklı, uzun, geniş ve ipeğimsi sakal; kartal ama ince şekilli burun; büyük, siyah ve yumuşak gözler; düzgün kaşlar, yüksek ve geniş alın.
Geleneklerinde aşırı derecede terbiyeli, fevkalade nazikler. Konuşma tarzlarında ise uysaldırlar. İnançları Şiiliğin ilerlemiş biçimi, dilleri ise kendine has ve Kürtçe’nin anlaşılmaz bir lehçesidir; ne Dersimliler, ne Diyarbakırlılar ve ne de Baban Kürtleri tarafından anlaşılır. Kökenlerini Dersim’e bağlıyorlar; eski zamanlarda buradan sürüldüklerine inanıyorlar’[37].
İşte hiç beklenmedik şekilde bu uysal Aleviler 1920’de Kürtler adına Ankara hükümetine karşı isyana kalkmışlardı. Onların da hikayeleri, dönemin diğer öne çıkan Kürtleri gibi, Sultan Abdulhamit’le başlar. Sultan Abdulhamit’in ‘Paşa’ ilan ettiği kişiler arasında, Koçgiri aşiretinin lideri Mustafa Bey de yeraldı. Mustafa Bey, böylelikle bölgesel siyasette ‘Mustafa Paşa’ olarak meşru bir konum kazanmış oldu. 1900’ların başlarında erken ölümü aşiretin liderliğinin genç oğulları Alişan ve Haydar Bey’e geçmesine neden oldu[38]. Mustafa Paşa’nın eğitimli çocukları babalarından yalnız konumlarını değil, aynı zamanda ona katiplik yapmış Alişer’i de devraldılar. Böylelikle babaları öldüğünde henüz 16 yaşlarında olan bu genç aşiret liderlerinin gelişiminde sonradan ‘Alişer Efendi’ namıyla tanınacak kişinin belirleyici bir konumu oldu[39].
Sykes’ın kendine has olarak tanımladığı Koçgirililerin belki en has üyesi de Alişer idi. Onun hakkındaki dağınık bilgilere göre, 1882 yılında Koçgiri’de Şeyh Hasanlı bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. İyi bir eğitim aldı ve genç yaşta Mustafa Paşa’nın danışmanı oldu. Türkçe, Kurmanci ve Zazaca dışında Rusça ve Ermenice bildiği de aktarılar. Güçlü bir propogandacı olan Alişer aynı zamanda şiirleriyle tanınır. Alevi motifleri ve bölgenin tarihini işlediği şiirlerinde muhalif ve Dersimci bir ruh hakimdi.
1921 yılında Koçgiri yenilgisinden 1937 yılında öldürülmesine kadar Dersimli lider Seyit Rıza’nın yanında kaldı. Alişer, ömrünün sonuna kadar tüm girişimlere rağmen teslim olmaya da, Ankara’ya olan muhalefetinden vazgeçmeye de yanaşmadı[40]. Alişer’in politik çalışmaları hakkında ilk bilgiler 1. Dünya Savaşı süresince gelir. Erzincan’da Rus ve Ermeni birlikleriyle görüşmeler yapar. Bölgedeki kargaşadan faydalanıp, Ruslardan aldığı silahları Dersimli aşiretlere aktarır. 1918 sonrası İstanbul’da kurulan Kürdistan Teali Cemiyeti ile ilişki kurar. Koçgiri aşiret reisleri Alişan ve Haydar Beyi de çalışmalarının içine çeker. Çalışmalarına ayrıca kendisi gibi bir Kürt ulusalcısı olan Batı Dersim kökenli Nuri de dahil olur.
Nuri, Kürdistan Teali Cemiyeti’nin (KTC) Kürt bölgelerinde örgütlenme kararı doğrultusunda Koçgiri’ye gelmişti[41]. 1920 yılında imzalanan Sevr Antlaşması –ki bu antlaşma bölgede bir Kürt devletinin kurulmasını öngörmekteydi- Nuri’nin çalışmalarının hızlanmasına neden oldu. KTC ile ilişkiler 1920 yılında koptuysa da[42], onlar isyan hazırlıklarına devam ettiler. Planlanlarına göre, isyana Dersim’in katılacağı kesindi. Dersim’in katılması diğer Kürt bölgelerini de teşvik edecekti. Alişer bu yüzden sürekli Dersim’le ilişki halinde oldu. İsyan başladığında ise bizzat çatışmaları yönetenler arasındaydı[43].
Dersim’den bekledikleri desteğin gelmemesiyle, isyan başladığı hızla bitti. Bu kısa süren, fakat bir o kadar ilginç olan isyan, yalnız Alişer’in çabalarına bağlanabilir mi? Alişer’in işini kolaylaştıran başka faktörlere daha değinmek gerekiyor. iki dersim Her iki bölgedeki aşiretlerin Dersim kökenli oldukları ve işlenilen tarihe kadar da Dersim’le ilişkilerini canlı tuttukları belirtilmişti. Yine de arada önemli bir fark vardı.
Koçgirililer Batı Dersim aşiret birliğine, Varto aşiretleri ise Doğu Dersim’deki aşiretlerden birisine bağlıydılar. Geleneksel Dersim, Batı ve Doğu olmak üzere iki gruba ayrılır.
Batı Dersimli’lerin büyük bölümü Şeyh Hasanlar olarak bilinirler. Şeyh Hasanlar, yirmiden fazla aşiretin oluşturduğu bir konfederasyondur. Şey Hasanların reisleri, bölgenin son muhalif liderlerinden Seyit Rıza’nın bağlı olduğu Yukarı Abbasan aşiretinden çıkardı. Dersim’in idari merkezi Hozat olmasından dolayı, siyasi gelişmelere daha fazla katılım gösteren bir topluluktu. 1890’lara kadar birlikteliklerini koruyan Şeyh Hasanlar İmparatorluğa karşıtlıklarıyla tanındılar[44].
Bu yüzden, yönetimin daha fazla ilgisini çektiler. Abdulhamit’in aşiret mekteblerine aldığı kişiler buradan çıktı ve yine paşalık unvanları vererek yönetime bağlamak için şahıslar -Koçgiri örneğinde olduğu gibi- buralardan seçildi. Abdulhamit yönetimiyle ilişkilerin bu boyutunu yaşayan bölge Alevileri belki bundan dolayı, tıpkı Hamidiye Birliklerine dahil olan Sunni Kürt aşiretlerinde olduğu gibi, 1918 sonrası mevkilerini kaybedecekleri tereddüdünü yaşadılar. Bu yüzden Alişer, 1920 yılında Batı Dersim’de ‘hilafet ordusu müfettişi’ unvanıyla dolaşıyor ve yaptığı konuşmalarda, Mustafa Kemal’i Padişah’tan habersiz işler yapmakla suçluyordu[45].
Koçgirililer böyle bir bölgeyle organik ilişkisi olan ve desteğini alan bir topluluktu. Tıpkı Şeyh Hasanlar gibi onlar da değişik tayfalardan oluşmuşlardı. Koçgiri liderleri İbolar olarak bilinen tayfadan çıkardı. Bölgedeki diğer Alevi Kürt aşiretleriyle (Şadilli, İzol, Canbegan, Germiyan, Çarekan) karşılaştıramayacak kadar kalabalık nüfusa sahiptiler. Batı Dersimden aldıkları desteğin yanı sıra, Abdülhamit’in verdiği statü, onları bölgenin tek yöneticisi durumuna getirdi. Yanı sıra Koçgiri ekonomik açıdan daha iyi bir konumdaydı.
Bu yüzden, Dersim’de yaşanan aşiret çatışmaları ve çekişmelerine daha uzak konumdaydılar. Bu da Koçgiri aşiretinin liderliğinin diğer aşiretler tarafından tanınmasını kolaylaştırmaktaydı. Dolayısıyla Koçgiri aşiret liderlerini etkilemek bölgeyi yönlendirmek için yeterliydi. Bunun için de Alişer’in konumundan daha iyi bir konum olamazdı; çünkü, Koçgiri aşiret reisleri bizzat onun yanında yetişmişlerdi. Abdulhamit’in siyasetinden kısmen faydalanan Koçgiri ve Batı-Dersim aşiretlerinin aksine, Varto bölgesi aşiretleri (Hormek, Lolan, Çarekan, Abdalan) tıpkı bağlı oldukları Doğu Dersim aşiretleri gibi göreceli olarak idari merkezlere uzaktılar. Ayrıca Varto aşiretleri Doğu Dersim’deki gibi bir aşiretler üstü formasyona sahip değildiler.
Her birinin Dersim’le ilişkisi büyük oranda kendi aşiretleriyle sınırlıydı. Ekonomik olanakların da sınırlı olması, bu bölgede çekirdek aşiretçiliği ayakta tutan başka bir faktördü. Bu yüzden aşiretler arası sürtüşmelerin zemini her zaman hazırdı. 1. Dünya Savaşı’nın bölgeye yıkıcı etkileri, bu sürtüşmeleri daha da derinleştirecek bir temel attı. Varto Alevilerinin bu yapıları, Sunni Cibranlılar’ın baskılarına karşı ortak cephe oluşturmalarını engellemekte ve bu da onları kendilerini savunmak için dış destek aramaya zorlamaktaydı[46].
Aslında Varto bölgesinin Koçgiri’yle paylaşmadığı ve onu daha fazla meşgul eden başka bir sorunu vardı. kürt olmanın sorunları Varto bölgesinde etnik kimliğin tarifi Koçgiri’deki gibi belirgin değildi.
Ağırlıklı olarak Alevilerin Kürt, Sunnilerin ise Türk olduğu Sivas-Erzincan hattında, Koçgirililer için her iki özellikleri tartışmasız bir bütünlük oluşturmaktaydı. Aleviliğin Kürt, Sunniliğin ise Türklükle özdeşleştirildiği bu bölgede genel olarak her düzeyde bu tanımlamalar kabul görmekteydi[47]. Bu yüzden örgütlenmelerinin ilk önemli toplantısına Hüseyin Abdal tekkesi de dahil edilebilinmişti. Yine isyanın örgütleyicisi Kürt ulusalcısı Alişer’in şiirlerinde de bir o kadar da Alevi motifleri bulmak mümkündü.
Varto bölgesinde ise durum biraz daha karışıktı. Alevi ve Sunni nüfusun eşit orantıda olduğu bu bölgede, Sunni Cibranlılar silahlı güçleriyle baskın bir konumdaydılar. Sultan Hamid 1890 sonrası bölgedeki tercihini Cibranlılar lehine yapıp onları Hamidiye Alaylarına dahil ettiğinde, bu onların baskılarını meşru bir destekle artırarak sürdürmelerini sağlamıştı. Bu yüzden 1890 sonrası süreçte iki topluluk arası din yanı sıra, siyasi ayrım da daha da derinleşti. Böylelikle Alevilerin, Cibranlıları koruyan İstanbul’a karşı mesafesi de arttı.
1918’de İmparatorluğun dağılma arifesinde Cibranlı Halit kendi konumunu koruyabilmek için Kürt cephesine geçip, Alevi aşiretleri de buna davet ettiğinde mümkün olmayan bir şeyi gerçekleştirmek istiyordu. Aslında, toplantının yapıldığı tarihe kadar Cibranlılar Alevileri Kürt olarak görmezlerdi. Koçgiri bölgesinin aksine, Varto’da ‘Kürt’ terimi ‘Müslüman’ olmakla eş tutulmaktaydı.
Bölge Sunnilerince Aleviler de Müslüman olarak kabul edilmediklerinden, Kürt sayılmazlardı. Aleviler ‘Kızılbaş’ veya ‘Alevi’ olarak adlandırılır ve kendilerini de bu terimlerle tanımlarlardı[48]. Sunni ve Osmanlı karşıtlığının bizzat Cibranlılarla olan günlük sürtüşmelerle canlı tutulduğu Varto’da, bundan dolayı Bektaşi temsilcilerinin iktidar lehine çabaları daha başarılı olmaktaydı. Bektaşi temsilcileri, bu tür girişimleri 1. Dünya Savaşı esnasında Koçgiri ve Batı Dersim’de yapmışlardı Varto’daki ikilemleri yaşamayan bu bölgede sonuç alamamışlardı[49].
Tekke’nin, Mustafa Kemal hareketiyle yakın ilişkilerini bölge aşiretlerine aktarma çabalarının ise, farklı bir durum yaşayan Varto Alevileri üzerinde etkili olduğu açıktı[50]. Cibranlı Halit’i koruyan Osmanlı’nın yıkılmasına Varto’lu Aleviler yalnızca sevinebilirlerdi. Mümkün olduğu yerde ise bu süreci desteklemekten de kaçınmadılar.
Kürtçe konuşmanın sorunları Varto’daki Sunni ve Alevi aşiretleri arasında başka bir fark da konuştukları dillerden kaynaklanıyordu. Burada Sunni aşiretler Kurmanci, Alevilerin büyük çoğunluğu ise Zazaca konuşmaktaydı. Bu özellik, onların karşı karşıya gelişlerini ne kadar etkiledi? Bu bölgelerde genel olarak iki grup içerisinde de iki dil yaygındı ve bu her yerde Alevi- Sunni ayrımına tekabül etmezdi. Sunni Kürtler içerisinde Zazaca ve Kurmanci konuşanlar olduğu gibi, Alevilerde de bununla karşılaşılıyordu.
Alevi Kürtler için bu ayrım bölgesel bazda şöyle ifade edilebilir: Dersim içinde çoğunluk Zazaca konuşurken, Mazgirt, Pertek, Hozat gibi ilçelerde göz ardı edilemeyecek bir Kurmanci konuşan topluluk vardı. Yine Dersim’i çevreleyen illerden Erzincan, Erzurum, Bingöl, Muş, Elazığ’daki Alevilerin çoğunluğunun dili Zazaca iken; Sivas, Malatya ve Maraş ve kısmen Erzincan bölgesindeki Alevilerin dili ağırlıklı olarak Kurmanci idi.
Yan yana yaşadıkları yerlerde ise genelde aşiretler iki dilli olmaktaydı. Farklı dil konuşmalarının Alevi aşiretleri arasında bir ayrıma yol açtığına dair veriler yoktur. Zaten onları birleştiren ve kimliklerinin önemli bir parçası olan Alevi inancın temsilcileri olan Seyit aileleri de kendileri gibi iki dilliydiler.
Diğer yandan Alevi Kürtlerin dillerine karşı özel ilgilerini gösteren fazla bir veri de yoktur. 19. yüzyılın sonlarından itibaren Osmanlı sınırları içinde gelişen Kürtçülük çalışmaları, Sunni Kürt kökenli aydınların girişimiyle Kurmanci’nin yazı dili olarak yaygınlaşmasını da sağlamıştı[51]. Alevi Kürt ileri gelenlerinden de bu çalışmalar içerisinde yer alanlar olmasına karşın, bu onların kendi dillerine karşı böyle bir çaba göstermelerine yol açmadı. Bildiğimiz kadarıyla bu yönde tek istisna Alişer olmaktadır. O, Koçgiri isyanının hazırlığı sırasında Kürdistan Teali Cemiyet (KTC) tarafından çıkartılan Kurmanci ‘Jin’ dergisini bölgesinde dağıtımı ve okunmasını teşvik etmiş ve Kürtçe konferanslar vermişti[52]. Yine onun, Koçgiri ve sonrası Dersim’de Kürtçe’nin daha aktif kullanımı için çaba sarf ettiği yönünde bilgiler vardır[53].
Koçgiri bölgesinin Kurmanci ağırlıklı olması ve okur oranının yüksekliğinin Alişer’in propagandalarının cevap bulmasına ne kadar katkı sağladığını tespit etmek zordur. Aynı zorluk, ters bir durum yaşayan Varto’da ne kadar etkili olduğu için de geçerlidir. Yine de dil faktörünün her iki bölgede etkisinin sınırlı olduğu kanısı ağır basmaktadır. Bu önceden belirtildiği gibi, salt Alevi Kürt aşiretlerin dillerine olan ilgisizliğine bağlı değildir. Varto bölgesinde konuşulan farklı dillerin sorunların ağırlaşmasına katkı yaptıklarına dair veriler yoktur. Tam aksine burada iki dillilik yetişkinler arasında yaygın bir fenomendi.
Varto’da Zazaca konuşanlar Kurmanci’yi, Kurmanci konuşanlar da Zazacayı kendilerine yabancı görmezlerdi. Ayrıca dil önemli bir etken olsaydı, Alevilerin Sait isyanına biraz daha ilgili olmaları gerekiyordu. Çünkü, 1925 isyanının liderleri (Şeyh Sait dahil) ve katılan tabanın önemli bölümü Zaza idi. Varto Alevileri için bu da dikkate değer bir özellik değildi; çünkü, Sait ve taraftarları her şeyden önce Sunniydi.
Kürt ulusalcılığının Kurmanci konuşan Aleviler üzerinde daha etkili olabileceği savını zayıflatan başka örnekler de var. Koçgiri isyanına Malatya, Maraş ve Mazgirt gibi Kurmanci konuşan Alevilerden destek gelmedi. Zaten Koçgirililer de ilk etapta desteği onlardan değil, kendilerini köken olarak bağladıkları çoğunluğu Zazaca konuşan Dersim aşiretlerinden istediler. Başından itibaren bütün çabaları bu yönde oldu. Öte yandan KTC’nin de bölgede çalışmaları iki merkezle sınırlı kaldı: Umraniye ve Hozat[54]. Birisi ağırlıklı Kurmanci, diğeri Zazaca konuşmaktaydı. Her iki bölgenin ortak yanı Şeyh Hasanlı olmaları ve bu aşiretin bir üyesi olan Alişer tarafından örgütlenmiş olmalarıydı.
Dış faktörler:Ermeniler ve misyonerler Yirminci yüzyılın ilk çeyreğinde bölgede günlük hayatın değişimini belirleyen önemli gelişmelerden birisi de Ermeni nüfusunun yok olmasıydı. Bu süreç, Ermenilerle yakın komşu ilişkiler yaşayan Alevi Kürtleri de etkisiz bırakmadı. Ermenilerin 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren bölgede faaliyetlerini artırmalarının nedenlerinden birisi Batılı misyonerlerin çalışmaları olmuştu. Hıristiyan Ermenileri Protestanlaştırmak için gelen misyonerler, onların ulusal bilinç kazanması ve aktif taleplerde bulunmaları için çalışmalar yapıyorlardı.
Bu çalışmalar sırasında, Alevilerle de tanışmış, kimi yerlerde sıcak ilişkiler kurmuş ve Alevileri de yönlendirebileceklerine inanmışlardı. Alevileri, Hıristiyanlara yakın bir grup olarak görmeleri, bu çabalarında belirleyici olmuştu[55]. Sivas bu çalışmaların en yaygın olduğu bölgelerden birisiydi. Ayrıca Sivas, 1900’lerden itibaren orta Karadeniz ve güney illerinde (Tokat, Amasya, Sivas) Pontus hareketlerinin de faaliyet alanı içindeydi[56].
Pontusçuların çalışmaları 1918 sonrası açık silahlı faaliyetlere dönüşmüştü. Koçgiri isyanının öncesine kadar bölgede faal olan misyonerler, Kieser’e göre, onların ulusalcı olmalarında da rol oynamıştı. Kieser, misyoner çalışmalarının Ermeniler’de olduğu gibi, Aleviler’de de kendilerine güvenin artması ve hatta bir Alevi rönesansının yaşanmasına yol açtığını öne sürer. Bu hem misyonerlerle doğrudan ilişki sayesinde hem de dolaylı olarak Alevilerin iyi ilişkiler yaşadıkları Ermeniler aracılığıyla olmuştu[57].
Misyonerler ve Ermenilerle ilişkilerin Aleviler üzerinde bu yönde bir etki yaptığını kanıtlayacak ciddi veriler yoktur. Kieser’in savını desteklemek için öne sürdüğü kaynakların büyük bölümü misyonerlerin kendilerine aittir. Bunlar da oldukça abartılı ve tek taraflı beklentilerin ürünüdür. Bu etkilenmeden bahsedilse bile, bunun neden yalnız Sivas Alevileriyle sınırlı kaldığı sorusu da sorulabilir. Aynı misyoner çalışmaları Malatya, Harput ve Maraş’ta da olmasına rağmen, taleplerini yüksek sesle dile getiren Alevileri buralarda görmek mümkün değildi.
Ermeni nüfusuna uygulanan şiddetin kendisini, Koçgiri isyanının önemli nedenlerinden biri olarak değerlendirenler de vardır. Buna göre, Aleviler, Ermenilere yapılanların kendilerine karşı da yapılacağı tedirginliğiyle isyan etmişlerdi[58]. İsyanın yalnızca Koçgiri’yle sınırlı kalması, korkusunun neden yalnız Koçgiri’de etki yaptığı sorusunu gündeme getiriyor. Diğer yandan Koçgiri’deki isyan öncesi yapılan çalışmalar ve isyan süresince ilan edilen istemler dikkate alındığında, bu faktörün, isyancı liderler için bir propaganda malzemesi dışında, Koçgiri olaylarında etkisinin olmadığını gösteriyor. Aslında Ermenilere uygulanan şiddetin başka bir etkisinden söz etmek daha doğru olacaktır.
Alevilerin Ermeni toplumuyla iyi ilişkileri olduğu ve birçok yerde Ermenileri korudukları yönünde veriler vardır. Bunu tüm Aleviler için söylemek mümkün değildir. En azından Erzincan ve Varto bölgesinde Ermenilere karşı çatışmalara katılan ve Hozat gibi yerlerde onları Osmanlı birliklerine teslim eden Aleviler de vardır[59]. Ermenilerden boşalan yerler bu yöredeki Alevi aşiretlerce gasp edilmişti. Ermenilerin geri dönmesi bu kazanımların elden gitmesi anlamına gelmekteydi. Ayrıca 1918 sonrası uluslararası antlaşmalar bu bölgeleri kurulacak bir Ermenistan’a devredilmesini öngördüğünde, bölgedeki Sunni Kürt aşiretleri gibi onlar da Ermeni çalışmaları karşısında yer aldılar.
Bu yüzden antlaşmaları onaylayan İstanbul hükümeti değil de, onlara açıkça savaş açan Mustafa Kemal ve arkadaşlarının yanında yer almaları tesadüf değildi. Tıpkı Sevr Antlaşması’na karşı uluslararası kurumlara telgraflar çeken, Ankara’da kurulan mecliste yer almakta tereddüt etmeyen ve Koçgiri’ye karşı duran aşiretlerin ve şahısların da aynı bölgelerden olmaları gibi. sonuç Bu makalede bir geçiş dönemi olan 1918-23 yılları arası, Varto ve Koçgiri örneğinden çıkarak, bölge Alevilerinin Mustafa Kemal hareketiyle olan ilişkileri değerlendirilmeye çalışıldı.
Sonuç olarak şu tespitler sıralanabilir: Varto Alevilerinin Mustafa Kemal’in yanında yer almaları, Alevilerin başından itibaren Kemal’in cumhuriyetçi, ilerici görüşlerinden kaynaklanmadı. Varto’nun Kemal yanlısı olması, Varto’daki sorunlar ve aşiretler arası ilişkiler ve inanç farklılıklarının bir zorunluluğu olarak açıklandı. Aslında Varto’da Alevi aşiretlerin, öteden beri sürtüştükleri Cibranlıların içinde yer aldıkları bir Kürt isyanına karşı çıkması, aşiret toplumunun özelliklerinin hakim olduğu ve din sürtüşmelerinin yaşandığı bu bölgede açıklanması zor bir durum değildir.
Varto Alevileri ‘düşmanımın düşmanı dostumdur’ gibi bir siyasetle hareket ettiler ve yaşamlarını korumak için Cibranlıların başarısının karşısında durdular. Varto’ya göre Koçgiri’nin isyancı karakterinin izahı daha karmaşıktır. Diğer Alevi Kürt bölgelerinden daha iyi ekonomik ve sosyal konumda olan Koçgiri’nin böylesi bir serüvene başlayıp sahip olduğu her şeyi yitirme riskini alması, aşiret toplumunun özellikleriyle açıklamak mümkün değildir. Koçgiri isyanı aşiretlere dayansa da geleneksel bir aşiret eylemi değildir; aşiretler ötesinde ulusalcı kişilerin girişimidir.
Bu kişilerin, sosyal ortamın uygunluğunun yardımı ve tesadüfi olayların sonucu yakaladıkları bir fırsattır. Onlar, bu erken dönemde aşiret ruhunun her düzeyde hakim olduğu bir toplumu ulusal motiflerle ayaklandırmaya çalışmışlardır. Hızlı yenilgileri de erken olmalarından kaynaklanmaktadır. Aşiret bağları olan Batı Dersim dışında destek görmemişler ve Alevilerin büyük bölümü ve Sunni Kürtlerin tümü onları yalnız bırakmıştır. Koçgiri’nin yenilgisi sonraki Kürt eylemlerinin yenilgisinin başlangıcı ve Kürt toplumunun sorunlu yapısının bir ilk yansıması olarak görülmelidir.
Bu yüzden Alevilerin Cumhuriyet’le ideolojik buluşmaları bu döneme ait değildir. Zaten Cumhuriyeti kuracak kişilerin de bu dönemde cumhuriyetçilik lehine açıkça ilan edilmiş programları da yoktur. Alevilerin Cumhuriyet’in modernist, laik yanıyla buluşması, Mustafa Kemal ve sonraki liderlerinin bu fikirleri uygulamaya koymalarıyla başlayacak 1923 sonrası döneme aittir.
Bu buluşmada öne sürüldüğü gibi kendiliğinden ve aşikar değil, uzun ve sancılı bir süreçle mümkün olmuştur. Cumhuriyet’in sorunlu inşası en fazla, bu konuda hassas olan Alevileri etkilemiş ve etkilemeye devam etmektedir.
ISLAM
Sayin Birgül cicek islam hakkinda son dönemledeki seklini islam tarihine yansitarak bir yorumda bulunmus, kullandigi sözcükler icerik olarak belki kavram ve anlasilma celiskileri yaratabilir, ama islam o kadar da savunulacak bir din de degil. Mutlaka dil bir iletisim araci olarak kullanildigi sekli ve anlatim tarzi, kisinin bilinc seviyesinin bir yansimasida olabilir, ama bu gerekcelerden dolayi bir kac yüzlük tümceden dahi olusmamis bir yazidan dolayi bir insan tavir almanin anlami yoktur.
Evet islamin gecirdigi evrelere bakacak olursak, islamda hiristiyanliga ve yahudilige göre yada monoteist ibrahimi diger dinlere göre ilerici olan yanlari 600 yilinda vardir, ama bu kalici degildir, kendi icinde bircok sorunlari yasada 4 halife devri sonrasi islam 9 ve 11 yylar arasinda da bircok alanda gelismelere önayak olmustur,yada islamin en ileri oldugu dönemlerde diyebiliriz, ama artik 21 yy yasadigimiz icin insanlarin nasil bir din ile yasamak istedikleri konusunda, illede bir din ile yasamak istiyorlarmi sorusunuda yöneltirsek, aslinda islami toplumlarin sosyal ve politik bilimler acidan ne kadar geri ve barbarca bir dönemi yasadiklarini kavramak yada anlamak bizim icin zor olmamamli. Sayin Birgül cicek umarim gercektende kimliginin arkasindaki kadin beligi ile bunu yasantisinda hissttigi icin islama olan tepkisini anlamak ve hosgörüyle karsilamak gerek.
Genel olarak islamin subkontinentte yada afrika daki diger medeniyetlere girisi oradaki toplumsal yapi ve olaganliklarla iliskilerine baktigimizda aslinda otoriter ve erkek egemeliginin derinligini algilamamiz her halde zor olmayacaktir.
Genetik yapi yada benzeri sözcüklerden dolayi bir insani irkcilikla suclayacaginiza bence islam icindeki irkci yapilanmalari algilayip islamin aslinda irkci yanlarini dolayisiyla aslinda islamin bütün olarak ta böyle bir erk ve sistemlerin erkek ve arap egemen bir dimensiyonlara oturmak istedigi dünyada aslinda bir cok sey kaybolma yada islamin atesinde yok olmayla karsikarsiya kaldigini unutmamak gerekir.
Bem görüslerin tartisilmasinda yanayim, Birgülde görüslerini yazmis, hemen Birgül söyledir böyledir demenin anlamida yoktur.
dinler ve özellikle tek tanrili dinler tarihsel olarak ta irkcilgi her zaman iclerinde barindirirlar, bu vesile ilede irkcilik öyle kendiliginde olusmus bir toplumsal davranis ürünü degil tamda tek tanrili dinlerin bir ürünüdür.
Bir Roma -Cingene- Mitolojisinde, tanri insanlari yaratmaya karar verdiginde, alir ve topraga insan seklini verir, derken tanri insani ilk defa yaratacaginden ne zaman nede bu insanin görsellige ne kadar hitap edecegi konusunda bir tecrübesi de yoktur ki, attigi firinda pisirecegi insan uzun yaman kalir ve yanarak cikarir, bu insana bakan tanri, yeni ben yarattim der, ama tenin cok yandi, sana kaburgamdan ruhve yasam verip insan olarak bir kader vereyim der ve yaratma isine devam eder, ama bu olusan ilk insan bizim afro kökenli insanlarimizdir, derken ikinci denemesíne koyulan tanri bu kez mükemmelini yapacagim diye, firinina attigi insanlari erken cikarir ve bir de ne görür, onlarin rengide tam kivaminda degildir yani buradan da beyaz irkin indanlarini yaratir, iste ücüncüde bunca denmenden sonra tanri gercek sevdigi kullarini yani romenleri yaratir, onlar tanrinin gercek ve kivaminda olan kullaridir.....
simdi bu mitolojik öyküye baktigimizda, tanrinin o en kivaminda yarattigi sinti ve romenler yine bir cok dinler tarafinda her toplumda dislanan ve eilen insanlardir, garik tarih yada toplumsal yapilanma bu mitolijik hikayeyi bize birakirken aslinda tanrinin sabirini ögrenip bence tartisma kültürüne ve farkli anlayislara acik olmamiz gerektigi öneririm...
Uzun lafi kisasi ya islam irkciligi icinde barindiran bir dinse, o zaman ne yapacaksiniz, susmakla irkcilgimi sakliyacagiz, u daha mi iyi...Birakin insanlar tartissinlar..
Tabii Birgül hanimin belirttigi ilginc noktlar var, islam ülkelerindeki sosyal yapilanmaya baktigimizda, kendisine bu dogrulari kisada olsada yazdigi icin tesekkür etmek gerek!Selamlar
Evet islamin gecirdigi evrelere bakacak olursak, islamda hiristiyanliga ve yahudilige göre yada monoteist ibrahimi diger dinlere göre ilerici olan yanlari 600 yilinda vardir, ama bu kalici degildir, kendi icinde bircok sorunlari yasada 4 halife devri sonrasi islam 9 ve 11 yylar arasinda da bircok alanda gelismelere önayak olmustur,yada islamin en ileri oldugu dönemlerde diyebiliriz, ama artik 21 yy yasadigimiz icin insanlarin nasil bir din ile yasamak istedikleri konusunda, illede bir din ile yasamak istiyorlarmi sorusunuda yöneltirsek, aslinda islami toplumlarin sosyal ve politik bilimler acidan ne kadar geri ve barbarca bir dönemi yasadiklarini kavramak yada anlamak bizim icin zor olmamamli. Sayin Birgül cicek umarim gercektende kimliginin arkasindaki kadin beligi ile bunu yasantisinda hissttigi icin islama olan tepkisini anlamak ve hosgörüyle karsilamak gerek.
Genel olarak islamin subkontinentte yada afrika daki diger medeniyetlere girisi oradaki toplumsal yapi ve olaganliklarla iliskilerine baktigimizda aslinda otoriter ve erkek egemeliginin derinligini algilamamiz her halde zor olmayacaktir.
Genetik yapi yada benzeri sözcüklerden dolayi bir insani irkcilikla suclayacaginiza bence islam icindeki irkci yapilanmalari algilayip islamin aslinda irkci yanlarini dolayisiyla aslinda islamin bütün olarak ta böyle bir erk ve sistemlerin erkek ve arap egemen bir dimensiyonlara oturmak istedigi dünyada aslinda bir cok sey kaybolma yada islamin atesinde yok olmayla karsikarsiya kaldigini unutmamak gerekir.
Bem görüslerin tartisilmasinda yanayim, Birgülde görüslerini yazmis, hemen Birgül söyledir böyledir demenin anlamida yoktur.
dinler ve özellikle tek tanrili dinler tarihsel olarak ta irkcilgi her zaman iclerinde barindirirlar, bu vesile ilede irkcilik öyle kendiliginde olusmus bir toplumsal davranis ürünü degil tamda tek tanrili dinlerin bir ürünüdür.
Bir Roma -Cingene- Mitolojisinde, tanri insanlari yaratmaya karar verdiginde, alir ve topraga insan seklini verir, derken tanri insani ilk defa yaratacaginden ne zaman nede bu insanin görsellige ne kadar hitap edecegi konusunda bir tecrübesi de yoktur ki, attigi firinda pisirecegi insan uzun yaman kalir ve yanarak cikarir, bu insana bakan tanri, yeni ben yarattim der, ama tenin cok yandi, sana kaburgamdan ruhve yasam verip insan olarak bir kader vereyim der ve yaratma isine devam eder, ama bu olusan ilk insan bizim afro kökenli insanlarimizdir, derken ikinci denemesíne koyulan tanri bu kez mükemmelini yapacagim diye, firinina attigi insanlari erken cikarir ve bir de ne görür, onlarin rengide tam kivaminda degildir yani buradan da beyaz irkin indanlarini yaratir, iste ücüncüde bunca denmenden sonra tanri gercek sevdigi kullarini yani romenleri yaratir, onlar tanrinin gercek ve kivaminda olan kullaridir.....
simdi bu mitolojik öyküye baktigimizda, tanrinin o en kivaminda yarattigi sinti ve romenler yine bir cok dinler tarafinda her toplumda dislanan ve eilen insanlardir, garik tarih yada toplumsal yapilanma bu mitolijik hikayeyi bize birakirken aslinda tanrinin sabirini ögrenip bence tartisma kültürüne ve farkli anlayislara acik olmamiz gerektigi öneririm...
Uzun lafi kisasi ya islam irkciligi icinde barindiran bir dinse, o zaman ne yapacaksiniz, susmakla irkcilgimi sakliyacagiz, u daha mi iyi...Birakin insanlar tartissinlar..
Tabii Birgül hanimin belirttigi ilginc noktlar var, islam ülkelerindeki sosyal yapilanmaya baktigimizda, kendisine bu dogrulari kisada olsada yazdigi icin tesekkür etmek gerek!Selamlar
Abonneren op:
Reacties (Atom)